çoktan

listen to the pronunciation of çoktan
التركية - الإنجليزية
already

By that time I'll have already left. - O zamana kadar çoktan ayrılmış olacağım.

The train has already left. - Tren çoktan hareket etti.

for a long time

I've been wanting to do that for a long time. - Bunu çoktandır yapmak istiyorum.

long

I've been wanting to do that for a long time. - Bunu çoktandır yapmak istiyorum.

They lost their way; otherwise, they would have arrived long ago. - Yollarını kaybettiler, yoksa çoktan varmış olurlardı.

a long time ago
long time ago; already
long since
çok
much

I like coffee much more than tea. - Kahveyi çaydan daha çok seviyorum.

I was much frightened at the sight. - Ben görünce çok korktum.

çok
many

The accident has caused many deaths. - Kaza çok fazla ölüme neden oldu.

There were too many people at the concert. - Konserde çok fazla kişi vardı.

çok
very

These are very old books. - Bunlar çok eski kitaplar.

I haven't a very good dictionary. - Benim çok iyi bir sözlüğüm yok.

çoktan seçmeli
Multiple choice
çoktan beri
for a long time
çoktan long since, a long
time ago. çoktan beri/tandır for a long time (now)
çok
so
çok
fair

Tom became fairly fluent in French after about three years of intense study. - Yaklaşık üç yıl süren yoğun çalışmadan sonra Tom Fransızcada çok akıcı oldu.

The teacher was very fair when she marked our exams. - Öğretmen, sınavlarımızda not verirken çok adildi.

çok
too

This is too difficult for me. - Bu benim için çok zordu.

If you eat too much you will become fat. - Çok fazla yersen şişmanlarsın.

çok
good

I haven't a very good dictionary. - Benim çok iyi bir sözlüğüm yok.

She's a very good teacher. - O çok iyi bir öğretmendir.

çok
such

You do such a thing once too often and get punished. - Öylesine bir şeyi bir kez çok sık yaparsın ve cezalandırılırsın.

You're very lucky you know! A such thing happen only once in a lifetime. - Bilirsin çok şanslısın! Böyle bir şey bir ömür boyu sadece bir kez olur.

çok
big

Japanese tourists abroad are big spenders. - Yurt dışındaki Japon turistler çok para harcarlar.

Tokyo is a very big city. - Tokyo çok büyük bir şehirdir.

çok
affluent
çok
ample
çok
a lot

He caused his parents a lot of anxiety. - Ailesini çok endişelendirdi.

I'm feeling a lot better. - Çok daha iyi hissediyorum.

çok
abundant

Very large windows assure abundant natural daylight. - Çok büyük pencereler bol doğal gün ışığı sağlar.

Oil is abundant in that country. - Şu ülkede petrol çoktur.

çok
plenty

There's no need to hurry. We have plenty of time. - Acele etmeye gerek yok. Çok zamanımız var.

Tom had plenty of chances to apologize, but he didn't. - Tom'un özür dilemek için çok fırsatı vardı, ama bunu yapmadı.

çok
{s} tidy

I don't have much time to tidy. - Toparlanmak için çok zamanım yok.

Tom is very tidy, isn't he? - Tom çok düzenli, değil mi?

çok
so much

What happened to make you laugh so much? - Sizi çok güldürecek ne oldu?

Don't worry about money so much. - Para için o kadar çok kaygılanma.

çok
hearty
çok
countless

Countless stars were twinkling in the sky. - Gökyüzünde çok sayıda yıldız parlıyordu.

I've been to Boston countless times. - Pek çok kez Boston'a gittim.

çok
piping
çok
numerous

The king had numerous illegitimate children with her. - Kralın ondan çok sayıda gayrımeşru çocuğu vardı.

There are numerous universities in Kyoto. - Kyoto'da çok sayıda üniversite var.

çok
plenteous
çok
dead

God is dead. And I don't feel so good either. - Tanrı öldü ve ben de çok iyi hissetmiyorum.

Tom didn't know that Mary was already dead. - Tom Mary'nin çoktan öldüğünü bilmiyordu.

çok
lots of

We had lots of fun at the picnic. - Biz piknikte çok eğlendik.

The game excited lots of people. - Oyun çok sayıda insanı heyecanlandırdı.

çok
exuberant

I was very exuberant. - Ben çok hayat doluydum.

çok
{i} Lot

Japan consumes a lot of paper. - Japonya, çok fazla kâğıt tüketmektedir.

She likes her school a lot. - O okulunu çok seviyor.

çok
lavish

Tom lives a very lavish lifestyle. - Tom çok savurgan bir yaşam tarzı sürdürüyor.

çok
{s} precise

He said he was already more than fifty years old, fifty five, to be precise. - O çoktan elli yaşından daha fazla olduğunu, tam olarak elli beş olduğunu söyledi.

çok
abounding
çok
helluva
çok
bloody
çok
plentiful

A buyers' market is a market in which goods are plentiful, buyers have a wide range of choices, and prices are low. - Bir alıcı piyasası malların bol olduğu, alıcıların çok çeşitli seçimlere sahip olduğu, ve fiyatların düşük olduğu bir piyasadır.

çok
deadly

Layla was a very deadly woman. - Leyla çok ölümcül bir kadındı.

çok
like hell
çok
heavy

This desk was too heavy for Patty to lift. - Bu masa Patty'nin kaldırması için çok ağırdı.

It's good now; neither too heavy nor too light. - O şimdi iyi; ne çok ağır ne de çok hafif.

çok
awful

Tom seemed awfully tired. - Tom çok yorgun görünüyordu.

Tom does seem awfully tired. - Tom çok yorgun görünüyor.

çok
sorely
çok
innumerable
çok
hell of
çok
badly

It would be unfair if we treated him so badly. - Biz ona çok kötü davranırsak, haksızlık olur.

The bread is cutting badly because it's very soft. - Ekmek çok yumuşak olduğu için zor kesiliyor.

çok
round

It is very cold here all the year round. - Bütün yıl boyunca burada hava çok soğuk.

He works hard all the year round. - Bütün yıl çok sıkı çalışır.

çok
in earnest

It began to rain in earnest. - Çok yağmur yağmaya başladı.

çok
killing
çok
by far

This novel is by far more interesting than that one. - Bu roman ondan çok daha fazla ilginç.

The pain you go through because of love is by far sweeter than any other pleasure. - Aşktan dolayı katlandığın acı herhangi bir zevkten çok daha tatlıdır.

çok
long

This survey is too long to finish quickly. - Bu araştırma hızlı bir şekilde bitiremeyecek kadar çok uzun.

I hope the bus will come before long. - Umarım otobüs çok geçmeden gelir.

çok
far

He went so far as to call me a liar. - O, bana bir yalan söyleyecek kadar çok ileri gitti.

Jon is far more attractive than Tom. - Jon, Tom'dan çok daha çekicidir.

çok
extremely

Difference between the past, present, and future is nothing but an extremely widespread illusion. - Geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki ayrım sadece çok yaygın yanılsamadan başka bir şey değildir.

You seem to be extremely lazy. - Çok tembel görünüyorsun.

çok
several

There were several stars to be seen in the sky. - Gökyüzünde görülen çok sayıda yıldızlar vardı.

Several companies are competing to gain the contract. - Çok sayıda şirket sözleşmeyi kazanmak için yarışıyor.

çok
a world of

A good night's sleep will do you a world of good. - İyi bir gece uykusu sana çok iyi gelecek.

çok
darned
çok
infinitely

Life would be infinitely happier if we could only be born at the age of eighty and gradually approach eighteen. - Sadece seksen yaşında doğabilseydik ve yavaş yavaş on sekiz yaşına varabilseydik, yaşamımız çok daha mutlu olurdu.

I have much studied both cats and philosophers. The wisdom of cats is infinitely superior. - Hem kedileri hem de filozofları çok inceledim. Kedilerin bilgeliği son derece üstündür.

çok
uprising

The uprising was brutally suppressed. - İsyan çok sert bir biçimde bastırıldı.

çok
abysmal
çok
right

Tom has as much right to be here as Mary does. - Tom'un Mary'nin olduğu kadar çok burada olma hakkı var.

Tom appears to be too tired to tackle that problem right now. - Tom, şimdi o sorunu çözemeyecek kadar çok yorgun görünüyor.

çok
per-
çok
multiple

Tom gave Mary some advice on how to pass multiple-choice tests. - Tom Mary'ye çoktan seçmeli testleri nasıl geçeği konusunda biraz tavsiye verdi.

One gesture may have multiple meanings, while a single meaning can be expressed by a number of gestures. - Bir tek anlam çok sayıda jestlerle ifade edilebilirken, bir jest birden fazla anlamlara sahip olabilir.

çok
multi-

The multi-talented kid speaks 5 languages and plays 6 musical instruments. - Çok yetenekli çocuk 5 dil konuşuyor ve 6 müzik aleti çalıyor.

The fountain is lit with multi-colored lights. - Çeşme çok renkli ışıklarla aydınlatılıyor.

çok
along with a lot
çok
thick on the ground
çok
extensive

The damage is too extensive. - Zarar çok geniş çaplıdır.

çok
numerously
çok
a great number of

As a result of the war, a great number of victims remained. - Savaşın bir sonucu olarak, çok sayıda mağdur kaldı.

A great number of students battled for freedom of speech. - Çok sayıda öğrenci konuşma özgürlüğü için savaştı.

çok
exceedingly
çok
substantially
çok
(Argo) heaps
çok
a great many

There are a great many forest fires in America. - Amerika'da pek çok orman yangını var.

A great many tourists visit Kyoto in spring. - Baharda pek çok turist Kyoto'yu ziyaret eder.

çok
dearly

Tom loved his mother dearly. - Tom annesini çok sevdi.

çok
horrible

Their performance that year was horrible. - Bu yılki performansları çok berbattı.

This medicine tastes horrible. - Bu ilaç çok kötü tadıyor.

çok
bounteous
çok
eminently
çok
tremendously

You speak tremendously fast. - Çok hızlı konuşuyorsun.

It hurts tremendously here. - Burası çok fazla ağrıyor.

çok
sore

I have a sore throat because of too much smoking. - Çok fazla sigara içtiğim için boğazım ağrıyor.

If you eat too much of this food, you may get a sore throat. - Bu yiyeceği çok fazla yersen boğazın ağlayabilir.

çok
profoundly
çok
myriad

There are a myriad of meats at the deli on the corner of Fifth and Harvey Street. - Beşinci Cadde ve Harvey Caddesinin köşesindeki şarküteride çok et vardır.

çok
manifold
çok
teem
çok
high

The price of this camera is very high. - Bu kameranın fiyatı çok yüksektir.

Although the pressure of studying at the University of Cambridge is very high, many students still have time to go out and have fun. - Cambridge Üniversitesi'nde öğrenim zorluğu çok yüksek olmasına rağmen, çok sayıda öğrencinin hâlâ dışarı çıkmak ve eğlenmek için zamanı var.

çok
whaling
çok
extreme

We rejected Tom's suggestion as too extreme. - Biz Tom'un önerisini çok aşırı olarak reddettik.

Tom is extremely sophisticated. - Ton son derece çok bilmiş.

çok
a good deal

He looks a good deal better today. - O, bugün çok daha iyi görünüyor.

We learn a good deal at school. - Biz okulda çok şey öğrendik.

çok
a raft of
çok
hard

Understanding you is really very hard. - Seni anlamak gerçekten çok zor.

She is a student who studies very hard. - O çok çalışan bir öğrencidir.

çok
uncommonly
çok
(Denizbilim) multy
çok
unduly
çok
most

Windows is the most used operating system in the world. - Dünyada en çok kullanılan işletim sistemi Windows'tur.

It isn't a surprise that English is the world's most spoken language. - Hiç şüphe yok ki İngilizce dünyada en çok konuşulan dildir.

çok
jelly

Tom ate too many jelly donuts. - Tom çok sayıda jöleli börek yedi.

I like grape jelly best. - En çok üzüm jölesinden hoşlanırım.

çok
more

We eat more processed food than natural food. - Doğal gıdalardan çok işlenmiş gıdalar yiyoruz.

I like coffee much more than tea. - Kahveyi çaydan daha çok seviyorum.

çok
copious
çok
madly
çok
some little
çok
immensely
çok
terribly

I'd love to help you out, but I'm terribly busy. - Sana yardım etmek isterim ama çok fazla meşgulüm.

Tom didn't seem terribly interested in learning French. - Tom Fransızca öğrenmekle çok fazla ilgileniyor gibi gözükmüyor.

çok
many more
çok
vast

Your intelligence is as vast as the distance between Bombay and Mumbai. - Senin zekan Bombay ve Mumbai arasındaki mesafe kadar çoktur.

There was nothing wrong with their ability, it was just that the expense for each unit was so vast that the cost performance was bad. - Onların yeteneğiyle ilgili yanlış bir şey yoktu, o sadece maliyet performansı kötü olan her bir ünite için giderin çok yüksek olmasıydı.

çok
awfully

Tom seemed awfully tired. - Tom çok yorgun görünüyordu.

I'm awfully sorry that I was late. - Ben geç kaldığım için çok üzgünüm.

çok
rich

I hear you're very rich. - Çok zengin olduğunu duyuyorum.

I am poor, whereas my brothers are very rich. - Ben fakirim, oysa erkek kardeşlerim çok zengin.

çok
full

He knew full well that he didn't have long to live. - O yaşamak için uzun zamanı olmadığını çok iyi biliyordu.

The man returned from his vacation full of beans. - Adam tatilinden çok enerjik döndü.

çok
in the extreme
çok
soaking
çok
extensively
çok
stinking
çok
not half
çok
multi

The multinational corporation lowered the price of several products. - Çok uluslu ticaret şirketleri çok sayıda ürünün fiyatını düşürdü.

This is why Tatoeba is multilingual. But not that kind of multilingual. Not the kind where languages are simply being paired up together, and where some pairs are left behind. - Tatoeba'nın çok dilli olmasının nedeni budur. Fakat o tür çok dilli değil. Dillerin sadece birlikte eşleştirildiği ve bazı çiftlerin geride bırakıldığı tür değil.

çok
power

The military power of this country is very advanced. - Bu ülkenin askerî gücü çok gelişmiştir.

Japan's army was very powerful. - Japonya'nın ordusu çok güçlüydü.

çok
strongly

I feel very strongly about it. - Ben o konuda kendimi çok güçlü hissediyorum.

Tom feels very strongly about this. - Tom bu konuda çok güçlü hissediyor.

çok
excess

You shouldn't eat to excess. - Çok fazla yememelisin.

She smokes excessively. - O çok fazla sigara içiyor.

çok
ever so
çok
dreadfully
çok
positively
çok
a lot of

Japan consumes a lot of paper. - Japonya, çok fazla kâğıt tüketmektedir.

I plan to invite a lot of guests to the opening ceremony. - Açılış törenine çok misafir davet etmeyi planlıyorum.

çok
rattling
çok
large

These dresses are too large. - Bu elbiseler çok büyük.

This bird's large wings enable it to fly very fast. - Bu kuşun büyük kanatları onun çok hızlı uçmasını sağlar.

çok
terrifically
çok
unusually
çok
hugely

The austerity measures that many city governments have implemented are hugely unpopular. - Pek çok kent yöneticilerinin uyguladığı kemer sıkma politikası son derece sevimsizdir.

çok
highly

I think highly of him. - Onu oldukça çok düşünüyorum.

Corn is the most highly subsidized crop in America. - Mısır, ABD'de en çok mali destek alan tarım ürünüdür.

çok
poly

Polyglots are much sexier. - Çok dil bilenler çok daha seksidirler.

It doesn't require you to be a polyglot. - Çok dil bilen biri olmanızı gerektirmiyor.

çok
numbers of
çok
no end of
çok
simply

She always dresses very simply. - O her zaman çok sade şekilde giyinir.

It's simply too hot to do anything today. - Bugün sadece bir şey yapamayacak kadar çok sıcak.

çok
considerably

The cost of building the new hospital was considerably higher than first estimated. - Yeni hastane binasının maliyeti İlk tahmin edilenden çok daha yüksektir.

çok
oceans of
çok
good and
çok
only too

He will be only too glad to help you. - Sadece ,sana yardım etmekten çok hoşnut olacak.

I'm only too happy to help. - Sadece yardım etmek için çok mutluyum.

çok
roaring
çok
above

Health is above wealth, for this does not give us so much happiness as that. - Sağlık zenginliğin üstündedir, zira zenginlik bize sağlık kadar çok mutluluk vermiyor.

He values honor above anything else. - O, onura her şeyden daha çok değer verir.

çok
enormously

Tom is an enormously gifted musician. - Tom çok yetenekli bir müzisyen.

I've always admired you enormously. - Sana her zaman çok hayran oldum.

çok
any number of
çok
wildly
çok
some few
Çok
gobs of
çok
a great deal

I have a great deal to do. - Yapacak çok işim var.

I have a great deal to do today. - Bugün yapacak çok işim var.

çok
well

My mom doesn't speak English very well. - Annem İngilizce'yi çok iyi konuşamaz.

Switzerland is a very beautiful country and well worth visiting. - İsviçre, çok güzel bir ülkedir ve ziyaret edilmeye değerdir.

çok
to bits
çok
multitudinous
çok
the so
çok
{s} prodigal
çok
vastly
çok
fantastically
çok
acres and acres
çok
pretty

The baby in the cradle is very pretty. - Beşikteki bebek çok şirindir.

Tom can eat pretty much anything. - Tom oldukça çok şey yiyebilir.

çok
ream
çok
galore
çok
beastly
çok
heaps of
çok
sharpset
çok
{s} umpteen
çok
poly-
çok
per

Personal computers are very useful. - Kişisel bilgisayarlar çok kullanışlıdır.

Your success depends a lot on how your manager and other people in the office perceive you. - Sizin başarınız daha çok sizin yöneticinizin ve bürodaki diğer insanların sizi nasıl algıladığına bağlıdır.

çok
{s} rank
çok
premium
çok
{s} some

Sometimes, many problems and a lot of stress can lead you to quit your job. You must learn how to handle it quickly. - Bazen çok sayıda sorun ve stres, işi bırakmanıza yol açabilir. Çabucak onunla nasıl başa çıkacağınızı öğrenmeniz gerekir.

Due to overfishing, some fish stocks are now at perilously low levels. - Çok fazla balık avı dolayısıyla, bazı balık stokları şimdi tehlikeli derecede düşük seviyelerde.

çok
sopping
çok
revoltingly
çok
saintly
çok
damned

Fuck, I cannot sleep because those damned owls are hooting so loudly. - Lanet, uyuyamıyorum çünkü o lanet baykuşlar çok yüksek sesle ötüyorlar.

çok
qualification
çok
dreadful
çok
perishing
çok
deeply

I feel for you deeply. - Senin için çok üzülüyorum.

I feel for you deeply. - Ne çektiğini çok iyi anlıyorum.

çok
terrific

Tom is a terrific all-around athlete. - Tom müthiş çok yetenekli bir atlettir.

çok
beast

You're a beast! You haven't even missed one question! - Sen sorularda çok iyisin! Birtek soruda başarısız olmadın!

These beasts are very friendly. - Bu canavarlar çok cana yakın.

çok
{e} over

Due to overfishing, some fish stocks are now at perilously low levels. - Çok fazla balık avı dolayısıyla, bazı balık stokları şimdi tehlikeli derecede düşük seviyelerde.

Mrs Klein is over 80, but she's still very active. - Bayan Klein 80 yaşın üzerinde, ama hâlâ çok aktif.

çok
perishingly
çok
many, much; very; so; a lot (of), lots (of), plenty (of), a deal (of), a good deal of, a great deal (of); too, extremely, awfully, dreadfully; abundant
çok
greatly

The news disturbed her greatly. - Haber onu çok rahatsız etti.

Music and art can greatly contribute to the enjoyment of life. - Müzik ve sanat, yaşam zevkine çok büyük ölçüde katkıda bulunabilirler.

çok
rattle
çok
{s} profuse

Tom was sweating profusely after a half an hour on the treadmill. - Tom, koşu bandındaki yarım saatten sonra çok terliyordu.

çok
{i} hell

Oh, hello. It's quite hot today really! - Oh merhaba. Bugün hava gerçekten çok sıcak!

çok
thundering
çok
tireless
çok
terrible

She looked terrible at that time. - O zaman çok kötü görünüyordu.

I am in a terrible dilemma. - Çok kötü bir ikilemdeyim.

çok
whopping
çok
often, long (time)
çok
be thick with
çok
heartily
çok
loads of
çok
largely

The audience was largely made up of very young children. - Seyirci çoğunlukla çok küçük çocuklardan oluşuyordu.

çok
heavily

Before Tom met Mary, he drank heavily. - Tom Mary ile tanışmadan önce, çok içerdi.

It rained heavily yesterday. - Dün çok yağmur yağdı.

çok
very much

Thank you very much for your present. - Hediyen için çok teşekkürler.

I am very much relieved to know that. - Onu bildiğim için çok rahatladım.

çok
precious

Time is a precious thing, so we should make the best use of it. - Zaman çok değerli bir şeydir, bu yüzden onu en iyi şekilde kullanmamız gerekir.

These books are very precious to us. - Bu kitaplar bizim için çok değerli.

çok
jolly
çok
much; many, a lot of, lots of, plenty of
çok
remarkable

I thought that was remarkable. - Onun çok dikkat çekici olduğunu düşündüm.

For a girl of her age, Mary expresses very clever, remarkable thoughts. - Onun yaşındaki bir kız için, Mary çok zeki, dikkat çekici düşünceler ifade eder.

çok
spanking
çok
sadly

Sadly, I'm not a very good dancer. - Ne yazık ki, ben çok iyi bir dansçı değilim.

çok
gob
çok
mighty
çok
{s} umpteenth
çok
plenty of

Tom should have plenty of time. - Tom'un çok zamanı olmalı.

As a new father, I gave my first child plenty of books. - Yeni bir baba olarak, ben ilk çocuğuma pek çok kitap verdim.

çok
streak
çok
a whale of a lot
çok
spankiny
çok
molto
çok
lots

We had lots of fun at the picnic. - Biz piknikte çok eğlendik.

In Venice, there are always lots of tourists. - Venedik'te her zaman çok turist vardır.

çok
whacking
çok
a whale of
çok
umptieth
çok
bally
çok
beyond

He lives beyond his means. - O, kazandığından çok para harcıyor.

Recently, the increasing diversity of computer use has extended far beyond the realms of the office. - Son zamanlarda, bilgisayar kullanımında artan çeşitlilik, ofis alanlarının çok ötesine uzandı.

التركية - التركية
çok zaman önce, çok zamandan beri, öteden beri, uzun süreden beri, çoktandır: "İçeri girdiklerinde birinci film çoktan başlamış, hatta sonuna bile yaklaşmıştı."- H. Taner
çok
Sayı, nicelik, değer, güç, derece vb. bakımından büyük ve aşırı olan, az karşıtı: "Bana matematik çok kolay geldi."- F. R. Atay
Çok
(Osmanlı Dönemi) UKAMİS
Çok
fena
Çok
deste
Çok
(Osmanlı Dönemi) UBR
Çok
geniş

New York'un caddeleri çok geniştir. - New York'un caddeleri çok geniş.

New York'un caddeleri çok geniş. - New York'un caddeleri çok geniştir.

Çok
düzine
Çok
(Osmanlı Dönemi) HUFAL
Çok
(Osmanlı Dönemi) NİHAYET
çok
Sayı, güçlük, süre vb. bakımından aşırılık bildirir: "Sanırım ki anamı daha çok severim."- M. Ş. Esendal
çok
Sayı, nicelik, değer, güç, derece vb. bakımından büyük ve aşırı olan, az karşıtı
çok
Sayı, güçlük, süre vb. bakımından aşırılık bildirir
çok
molto
çok
piu
çok
(Osmanlı Dönemi) kesîr
çoktan
المفضلات