Jazz isn't dead, it just smells funny.
- Caz ölmedi, sadece komik kokuyor.
Tickets are valid for just two days, including the day they are purchased on.
- Biletler, alındığı gün de dahil olmak üzere sadece iki gün geçerlidir.
How to merely get tea?
- Sadece çay nasıl alınır?
He said it merely as a joke.
- O, onu sadece bir şaka olarak söyledi.
From the standpoint of ecology, Antarctica should be reserved solely for research, not for tourism or for commercial exploration.
- Ekoloji açısından, Antarktika turizm için ya da ticari keşif için değil, sadece araştırma için korunmalıdır.
Only a few people understood me.
- Sadece birkaç kişi beni anladı.
The past can only be known, not changed. The future can only be changed, not known.
- Geçmiş sadece bilinir, değişmez. Gelecek ise sadece değişir, bilinmez.
This happened purely by accident.
- Bu sadece kazara oldu.
All characters appearing in this work are fictitious. Any resemblance to real persons, living or dead, is purely coincidental.
- Bu eserde görünen tüm karakterler tamamen hayal ürünüdürler. Yaşayan ya da ölü gerçek kişilere olan herhangi bir benzerlik sadece rastlantıdır.
Please just leave me alone. I want to think.
- Lütfen sadece beni yalnız bırak. Düşünmek istiyorum.
They said they only wanted to be left alone.
- Sadece yalnız kalmak istediklerini söylediler.
That meal was simply divine.
- O yemek sadece kutsaldı.
This is why Tatoeba is multilingual. But not that kind of multilingual. Not the kind where languages are simply being paired up together, and where some pairs are left behind.
- Tatoeba'nın çok dilli olmasının nedeni budur. Fakat o tür çok dilli değil. Dillerin sadece birlikte eşleştirildiği ve bazı çiftlerin geride bırakıldığı tür değil.
Tom just barely passed the test.
- Tom testi sadece zar zor geçti.
Not only you but I also was to blame.
- Sadece sen değil aynı zamanda ben de suçlanacaktım.
Not only did I eat pilaf, but I also ate kebabs.
- Sadece pilav değil, kebap da yedim.
I'm just trying to figure out why someone would do such a thing.
- Ben sadece birinin neden böyle bir şey yapacağını anlamaya çalışıyorum.
You're very lucky you know! A such thing happen only once in a lifetime.
- Bilirsin çok şanslısın! Böyle bir şey bir ömür boyu sadece bir kez olur.
Gabriel took nothing but the hot soup and a little sherry.
- Gabriel sadece sıcak çorba ve biraz şeri içti.
He is nothing but a student.
- O, sadece bir öğrenci.
You have only to stand in front of the door. It will open by itself.
- Sen sadece kapının önünde durmak zorundasın. O kendi kendine açılacak.
What I have learnt is not just the Chinese language, but something about the country itself as well.
- Sadece Çince dilini değil ama aynı zamanda ülkenin kendisi hakkında da bir şeyler öğrendim.
Penguins live almost exclusively in the Southern Hemisphere.
- Penguenler neredeyse sadece Güney Yarımküre'de yaşarlar.
I read detective stories exclusively.
- Ben sadece dedektif hikayeleri okurum.
Not only you but I also was to blame.
- Sadece sen değil aynı zamanda ben de suçlanacaktım.
The singer is famous not only in Japan but also in Europe.
- Şarkıcı sadece Japonya'da değil, aynı zamanda Avrupa'da da ünlü.
You just have to wait. There's nothing else you can do.
- Sadece beklemek zorundasın. Yapabileceğin başka bir şey yok.
I just sell newspapers, nothing else.
- Ben sadece gazete satıyorum, başka bir şey satmıyorum.
How to merely get tea?
- Sadece çay nasıl alınır?
I'm not a real fish, I'm just a mere plushy.
- Ben gerçek bir balık değilim, ben sadece tamamen bir peluşum.
The king had only one child, and that was a daughter, so he foresaw that she must be provided with a husband who would be fit to be king after him.
- Kralın sadece bir çocuğu vardı ve o bir kızdı, bu yüzden ona ondan sonra kral olmak için uygun olacak bir koca temin edilmesi gerektiğini öngördü.
From the standpoint of ecology, Antarctica should be reserved solely for research, not for tourism or for commercial exploration.
- Ekoloji açısından, Antarktika turizm için ya da ticari keşif için değil, sadece araştırma için korunmalıdır.
He is not just interested, he's crazy about it.
- O onunla sadece ilgilenmiyor, ona deli oluyor.
Tom said he was just interested in helping Mary.
- Tom sadece Mary'ye yardım etmekle ilgilendiğini söyledi.
An integer is natural if and only if it is greater or equal to 0.
- Eğer tamsayı sadece sıfırdan büyük veya eşit ise tamsayı doğaldır.
AIDS can be stopped only if every person decides to take action against it.
- AIDS sadece her birey buna karşı harekete geçmeye karar verirse durdurulabilir.
He will be only too glad to help you.
- Sadece ,sana yardım etmekten çok hoşnut olacak.
I tried to persuade Sam to give up his plan, only to fail.
- Sam'i sadece başarısız olacak planından vazgeçmesi için ikna etmeye çalıştım,
Why am I the only one they complain of? They're just making an example out of me and using me as a scapegoat.
- Niçin onların şikâyet ettikleri sadece benim? Onlar sadece beni örnek veriyorlar ve beni bir günah keçisi olarak kullanıyorlar.
The only two languages Tom can speak are French and English.
- Tom'un konuşabileceği iki dil sadece Fransızca ve İngilizcedir.
It's only when I have things I have to do, that I find I want to do things I don't have to do.
- Sadece yapacak bir şeyim olduğunda, zorunda olmadıklarımı yapmaya hevesliyim.
It's only when I can't sleep at night that the ticking of the clock bothers me.
- Sadece gece uyuyamadığım zamanlar saatin tik tak sesleri beni rahatsız eder.
I'm just a plain office worker.
- Ben sadece düz bir ofis çalışanıyım.
Plain white paper will do.
- Sadece beyaz kağıt yeterli.