güzellikler

listen to the pronunciation of güzellikler
Turkish - English

Definition of güzellikler in Turkish English dictionary

güzel
{s} good

At last a good idea struck me. - Sonunda aklıma güzel bir fikir geldi.

It smelled really good. - Gerçekten güzel koktu.

güzel
{s} lovely

We had a lovely meal. - Biz güzel bir yemek yedik.

Whenever we have such lovely rain, I recall the two of us, several years ago. - Her nezaman böyle güzel bir yağmurumuz olsa, ben yıllar öncesini, ikimizi hatırlıyorum.

güzel
pleasant

Today was a pleasant day. - Bugün güzel bir gündü.

It was a pleasant day, but there were few people in the park. - Güzel bir gündü ama parkta çok az kişi vardı.

güzel
{s} beautiful

What a beautiful rainbow! - Ne güzel bir gökkuşağı!

I am more beautiful than you. - Ben senden daha güzelim.

güzellik
beauty

She is a regular beauty. - O düzenli bir güzellik.

Danny has no sense of beauty. - Danny'n güzellik duygusu yoktur.

güzel
pretty

She sang pretty well. - O oldukça güzel söyledi.

Trang is as pretty as Dorenda. - Trang Dorenda kadar güzeldir.

güzel
nice

The style is nice, but do you have it in a different color? - Tarz güzel, ama farklı bir renginiz var mı?

I hope it will be nice. - Havanın güzel olacağını umuyorum.

güzel
{s} fine

She is studying fine art at school. - Okulda güzel sanatlar okuyor.

His speech contained many fine phrases. - Konuşması birçok güzel cümle içeriyordu.

güzel
smart

Mary is smarter than Jane who is prettier than Susan. - Mary Susan'dan daha güzel olan Jane'den daha akıllı.

I think it's the smart thing to do. - Sanırım o yapmak için güzel şey.

güzel
beauty

How about spending an elegant and blissful time at a beauty salon? - Bir güzellik salonunda hoş ve mutlu bir zaman geçirmeye ne dersin?

Japan is famous for her scenic beauty. - Japonya manzara güzelliğiyle ünlüdür.

güzel
likely

It is likely to be fine tomorrow. - Yarın hava muhtemelen güzel olacak.

güzel
handsome

A very handsome prince met an exceptionally beautiful princess. - Çok yakışıklı bir prens istisnai güzel bir prensesle tanıştı.

The handsome prince fell in love with a very beautiful princess. - Yakışıklı prens çok güzel bir prensese aşık oldu.

güzel
beautifully

The trick worked beautifully. - Hile çok güzel çalıştı.

The actress was dressed beautifully. - Aktris güzel giyinmişti.

güzel
beautiful, good-looking, elegant; pretty, nice, lovely; good, fine; (hava) fine, pleasant, favourable; shapely; enjoyable; beautifully; well; nicely; beauty; beauty queen; Fine! Good! Well!
güzel
prettily
güzel
{s} well

She sang pretty well. - O oldukça güzel söyledi.

Why sentences? …you may ask. Well, because sentences are more interesting. - Neden cümleler? ... diye sorabilirsiniz. Güzel, çünkü cümleler daha ilgi çekicidir.

güzel
{s} nifty
güzel
comely
güzel
the beautiful

What should we do to protect the beautiful earth from pollution? - Güzel dünyayı kirlilikten korumak için ne yapmalıyız?

I advised the shy young man to declare his love for the beautiful girl. - Ben, utangaç genç adama güzel kıza aşkını ilan etmesini tavsiye ettim.

güzel
delight
güzellik
{s} cosmetic

Time is a good physician, but a bad cosmetician. - Zaman iyi bir hekim ama kötü bir güzellik uzmanıdır.

güzel
nicely

Tom was nicely dressed. - Tom güzel giyinmişti.

I thought it worked nicely. - Onun güzelce çalıştığını düşündüm.

güzel
dilly
güzel
enjoyable
güzel
wellfavored
güzel
sightly
güzel
favourable
güzel
(Argo) bad

One of the nice things about being bald is that you never have a bad hair day. - Kel olmakla ilgili güzel şeylerden biri, asla kötü bir saçlı bir gününün olmamasıdır.

Time is a good physician, but a bad cosmetician. - Zaman iyi bir hekim ama kötü bir güzellik uzmanıdır.

güzel
spiffy
güzel
{s} well favoured
güzel
{s} beauteous
güzellik
grandeur
güzel
treacly
güzel
sheene
güzel
charming

Jane is fat and rude, and smokes too much. However, Ken thinks she's lovely and charming. That's why they say love is blind. - Jane şişman ve kaba ve çok sigara içiyor. Fakat, Ken onun güzel ve çekici olduğunu düşünüyor. Aşkın gözü kördür demelerinin nedeni bu.

güzel
dreamy
güzel
elegant

How about spending an elegant and blissful time at a beauty salon? - Bir güzellik salonunda hoş ve mutlu bir zaman geçirmeye ne dersin?

The Avenue of the Champs Elysées is very beautiful and very elegant. - Şanzelize Caddesi çok güzel ve çok şıktır.

güzel
(Konuşma Dili) bully for you
güzel
winsome
güzel
gaiiant
güzel
sharp

The most beautiful flowers have the sharpest thorns. - En güzel çiçeklerin en keskin dikenleri vardır.

güzel
self sufficiency
güzel
well-favored
güzel
agreeable
güzel
well-favoured
güzel
delicate
güzel
(Argo) def

You're definitely prettier than Mary. - Kesinlikle Mary'den daha güzelsin.

Mary was definitely the prettiest girl at the party. - Mary kesinlikle partide en güzel kızdı.

güzel
good-looker
güzel
delicious
güzel
grateful
güzel
good-looking

He wants to meet that good-looking girl. - Güzel bir kızla tanışmak istiyor.

Mary is a good-looking woman. - Mary güzel bir kadın.

güzel
rosy

She has beautiful rosy cheeks. - Onun güzel al yanakları var.

güzel
cherub
güzel
delightful
güzel
enviable
güzellik
grace

Beauty without grace is like a rose without a scent. - Zarafeti olmayan güzellik kokusu olmayan bir gül gibidir.

güzellik
glory
güzellik
good looks
güzellik
elegance
güzellik
beautifulness
güzellik
picturesqueness
güzellik
fine
güzellik
loveliness
güzel
personable
güzel
gallant
güzel
glorious
güzel
bracing
güzel
shapely
güzel
graceful

She is beautiful, and what is more, very graceful. - O güzel ve ayrıca çok zarif.

Ice skating can be graceful and beautiful. - Buz pateni zarif ve güzel olabilir.

güzel
fair

She was the fairest in the whole land. - O bütün ülkenin en güzeliydi.

The sky promises fair weather. - Gökyüzü güzel hava vaadediyor.

güzel
grand

I have three beautiful granddaughters. - Üç tane güzel kız torunum var.

My grandfather goes for a walk on fine days. - Dedem güzel günlerde yürüyüşe gider.

güzel
princely
güzel
stunning

That dress looks stunning on you. - Şu elbise üstünde çok güzel görünür.

Mary is stunningly beautiful. - Mary şaşırtıcı bir şekilde güzel.

güzel
attractive

She is very pretty, I mean, she is attractive and beautiful. - O çok sevimlidir, yani, çekici ve güzeldir.

Mary isn't as beautiful as her sister, but she's still quite attractive. - Mary kız kardeşi kadar güzel değil fakat hâlâ oldukça çekici.

güzellik
fineness
güzellik
pleasantness
güzellik
fairness
güzellik
pulchritude
güzellik
beauteousness
güzel
bully
güzel
dilly peach
güzel
prettier

You're prettier than her. - Sen ondan daha güzelsin.

My book is prettier than my friend's. - Benim kitabım arkadaşımınkinden daha güzel.

güzel
nice looking
güzel
beautifull
güzellik
goodness
güzel
good, excellent, fine
güzel
bonny
güzel
good looking

What did you think of Tom? He's got a nice voice. Just a nice voice? Well, his face is nothing special, right? Really! I think he's pretty good looking. - Tom hakkında ne düşünüyorsun? Onun güzel bir sesi var. Sadece güzel bir ses mi? Pekala, onun yüzü özel bir şey değil, değil mi? Gerçekten mi! Sanırım o oldukça yakışıklı.

This woman is very good looking. - Bu kadın çok güzel görünüyor.

güzel
belle

Mary looked like Belle from the Beauty and the Beast. - Mary Güzel ve Çirkin'den Belle'ye benziyordu.

güzel
beautifully, well
güzel
sweet

Because you're a sweet and lovely girl. - Çünkü sen tatlı ve güzel bir kızsın.

This flower smells sweet. - Bu çiçek güzel kokuyor.

güzel
plummy
güzel
swell
güzel
beauty queen
güzel
ducky
güzel
pulchritudinous
güzel
beautiful, pretty
güzel
sapid
güzel
appealing

It is possible to launder language to make it more appealing and uplifting. - Onu daha güzel ve çekici yapmak için dili aklamak mümkündür.

güzel
goluptious
güzel
goodly
güzel
junoesque
güzel
goodlooking
güzel
copesetic
güzel
favorable

Attendance should be good provided the weather is favorable. - Hava güzel olması koşuluyla, katılım iyi olmalı.

güzel
{s} well favored
güzellik
niceness
güzellik
comeliness
güzellik
feminene charms
güzellik
prettiness
güzellik
gentleness, kindness
güzellik
charms
güzellik
handsomeness
güzellik
beauty; goodness; gentleness, kindness; grace, elegance
güzellik
picturesque
güzellik
virtu
güzellik
beaut

That car is a real beauty. - O araba gerçek bir güzelliktir.

She is a real beauty. - O gerçek bir güzellik.

Turkish - Turkish

Definition of güzellikler in Turkish Turkish dictionary

Güzellik
behçet
güzel
Hoşa giden, beğenilen, iyi, doğru bir biçimde
güzel
Pek iyi, doğru
Güzel
(Osmanlı Dönemi) BEHİYE
güzel
Görgü kurallarına uygun olan
güzel
Güzellik kraliçesi
güzel
Beklenene uygun düşen ve başarı düşüncesi uyandıran
güzel
Okşayıcı, aldatıcı, kandırıcı
güzellik
talat
Güzel
cemile
Güzel
cıcık
Güzel
gökçe
Güzel
cemil
Güzel
(Osmanlı Dönemi) CEMİL
Güzel
(Osmanlı Dönemi) BÂHİR
Güzellik
(Osmanlı Dönemi) MEHAT
Güzellik
(Osmanlı Dönemi) TAL'AT
Güzellik
hüsün
Güzellik
(Osmanlı Dönemi) CEZALET
Güzellik
(Osmanlı Dönemi) KASAM
Güzellik
(Osmanlı Dönemi) PERVİZ
Güzellik
an
Güzellik
hüsn
Güzellik
(Osmanlı Dönemi) MELE'
güzel
Güzel kız veya kadın
güzel
Soyluluk ve ahlaki üstünlük düşüncesi uyandıran
güzel
İyi; hoş
güzel
Sakin, hoş (hava)
güzel
Sakin, hoş
güzel
Biçimindeki uyum ve ölçülerindeki denge ile hoşa giderek hayranlık uyandıran
güzel
Biçimindeki uyum ve ölçülerindeki denge ile hoşa giderek hayranlık uyandıran. İyi, hoş: "Güzel şey canım, milletvekili olmak!"- Ç. Altan
güzellik
Okşayıcı söz veya davranış, iyilik, yumuşaklık
güzellik
Estetik bir zevk, coşku, hoşlanma duygusu uyandıran nitelik, hüsün
güzellik
Estetik bir zevk, coşku, hoşlanma duygusu uyandıran nitelik, hüsün: "Güzellik de uçar gider, zenginlik de erir biter."- H. Taner
güzellik
Ahlak ve fikrî nitelikleriyle hayranlık uyandıran şey
güzellik
Güzel olan bir kimsenin niteliği
güzellik
Güzel olan bir kimsenin niteliği: "Güzelliğin on para etmez / Bu bendeki aşk olmasa."- Âşık Veysel