tam

listen to the pronunciation of tam
التركية - الإنجليزية
{s} whole

The patrol cars cover the whole of the area. - Devriye arabaları alanının tamamını kapsamaktadır.

It took a whole day to paint the picture. - Resmi yapmak tam bir gün sürdü.

{s} complete

All is completed with this. - Hepsi bununla tamamlandı.

Her words were completely meaningless. - Onun sözleri tamamen anlamsızdı.

exact

You can search words, and get translations. But it's not exactly a typical dictionary. - Sözcükleri arayabilir ve çevirileri alabilirsiniz. Ama o, tam olarak tipik bir sözlük değildir.

The plane arrived exactly at nine. - Uçak tam olarak dokuzda vardı.

{s} full

I worked for a full 24 hours without getting any sleep. - Hiç uyumadan tam 24 saat çalıştım.

He fully realizes that he was the cause of the accident. - Kazanın sebebi olduğunun tamamen farkındadır.

{s} overall
proper

Did you clean your room properly? There's still dust over here. - Odanı tam olarak temizledin mi? Burada hala toz var.

The facts weren't properly understood. - Gerçekler tam olarak anlaşılmadı.

just

The store is just across from the theater. - Dükkan tiyatronun tam karşısında.

Just as we were leaving the exam room the doctor waved his hand saying, 'bye-bye'. - Muayene odasından tam ayrılırken doktor hoşça kal diyerek elini salladı.

accurate

Tom claims he can accurately predict the future. - Tom geleceği tam olarak tahmin edebildiğini iddia ediyor.

That's not completely accurate. - O tamamen doğru değil.

perfect

I'm perfectly normal. - Ben tamamen normalim.

Tom is perfectly satisfied with his current salary. - Tom şu anki aylığından tamamen memnun.

absolute

It's an absolute waste of time to wait any longer. - Daha fazla beklemek tam bir zaman kaybıdır.

Stay absolutely still. - Tamamen hareketsiz dur.

holo
implicit
true

Our teacher is a gentleman in the true sense of the word. - Öğretmenimiz kelimenin tam anlamıyla bir beyefendi.

Tom couldn't completely rule out the possibility that what Mary said was true. - Tom, Mary'nin söylediğinin gerçek olduğu ihtimalini tamamen görmezden gelemedi.

trueborn
engrained
rightdown
to a T
stark
desperately
dead

I'm dead against the plan. - Ben plana tamamen karşıyım.

There was a dead silence. - Tam bir sessizlik vardı.

according to Cocker
precise

Tom arrived precisely on time. - Tom tam zamanında geldi.

Come here at precisely six o'clock. - Tam altıda buraya gel.

slick
even

The events unfolded just as she predicted. - Olaylar tam onun tahmin ettiği gibi meydana geldi.

Prime numbers are like life; they are completely logical, but impossible to find the rules for, even if you spend all your time thinking about it. - Asal sayılar hayata benzerler, onlar tamamıyla mantıklıdır ama bütün zamanınızı bu konuyu düşünerek harcasanız dahi belirli bir kural bulmak imkansızdır.

straight

She told the joke with a completely straight face. - O, tamamen gülmeyen bir suratla fıkra anlattı.

Tom sat alone, staring straight ahead. - Tom tam karşıda bakarken tek başına oturuyordu.

(Hukuk) integral

Death is an integral part of life. - Ölüm hayatın tamamlayıcı bir parçasıdır.

precisely

Come here at precisely six o'clock. - Tam altıda buraya gel.

What precisely are you doing? - Tam olarak ne yapıyorsun?

right

Tom arrived at just the right moment. - Tom tam doğru zamanda geldi.

It must bother you to have taken a bad master. I'm stupid too. So, it's all right. - Kötü bir öğretmene sahip olmak sizi rahatsız ediyor olmalı. Ben de aptalım. Öyleyse, tamam.

clear

It's all clear to me now. - O şimdi tamamen benim için temiz.

Where a painting's general sense seems clear, moreover, the exact decoding of its content remains in doubt. - Bir resmin genel anlamı açık görünse de, buna rağmen, onun içeriğinin tam çözümü şüpheli kalır.

blank
ingrained
accomplished

The first stage of the mission has been accomplished. - Görevin ilk aşaması tamamlandı.

Tom and Mary accomplished their mission without any difficulty. - Tom ve Mary herhangi bir zorluk olmadan görevlerini tamamladı.

downright

It sounds downright frightening. - Bu tamamen korkutucu görünüyor.

This place is downright creepy. - Bu yer tamamen tüyler ürpertici.

at the time

I was right there with Tom at the time. - Ben o zaman Tom'la birlikte tam oradaydım.

complete, entire, whole; exact, precise, perfect; prompt, sharp; just, very; completely, exactly, precisely, bang
exactly

I couldn't say when exactly in my life it occurred to me that I would be a pilot someday. - Bir gün pilot olma fikrinin hayatımda tam olarak ne zaman oluştuğunu söyleyemem.

It's exactly what I wanted. - O, tam olarak benim istediğimdir.

fully, completely: tam teşekküllü bir hastane a fully equipped hospital. Görevini tam yapmanı istiyorum. I want you to carry out your duty to the full
plunk
prompt
fully

I was fully alive to the danger. - Ben tamamen tehlikenin farkındaydım.

My house is fully insured. - Evim tam sigortalıdır.

all out

Your ideas are all out of date. - Sizin fikirleriniz tamamen çağ dışıdır.

the very

He was detected in the very act of stealing. - O, tam çalma anında tespit edildi.

This is the very video I have been looking for. - Bu tam aradığım video.

exactly; right; immediately; precisely; just: Orada tam yedi yıl çalıştı. He worked there for exactly seven years. Tam zamanında geldin. You've come right on time. Tam karşımda oturuyordu. She was sitting immediately opposite me. Şimdi tam sırası! Now's just the right time! Tam istediğiniz gibi yaptım. I did it just as you wanted me to
intact
bang
sharp

The meeting will start at four o'clock sharp. - Toplantı tam dörtte başlayacak.

Be at the station at 11 o'clock sharp. - Tam 11:00'de istasyonda olun.

whole, full; complete, perfect: tam ekmek a whole loaf of bread. tam maaş full salary. tam iki kilo a full two kilos. tam yetki full authority/full power. tam istihdam full employment. tam üye full member. tam pansiyon full pension/full room and board. tam bir Fransız a Frenchman through and through. tam bir ziyafet a real banquet. tam bir rezalet an out-and-out disgrace
factual
very

This is the very place that I have long wanted to visit. - Burası tam uzun süredir ziyaret etmek istediğim yer.

Never give up till the very end. - Tam sonuna kadar vazgeçme.

entire

You won't be let down if you read the entire book. - Kitabın tamamını okursanız hayal kırıklığına uğramazsınız.

See how Lenny can swallow an entire hot dog without chewing or choking? That's why upper management loves him so much. - Lenny'nin nasıl çiğnemeden veya boğulmadan tam bir sosisli sandvici yutabildiğine bak? Bu nedenle üst idare onu bu kadar fazla sever.

consummate
out and out
slap bang
bang on
correct

Since my watch was broken, I didn't know the correct time. - Saatim bozuk olduğu için, saati tam bilmiyordum.

Please tell me the correct time. - Lütfen bana tam saati söyle.

due

Due to recent events, it is completely impossible for me to focus on my work. - Son zamanlardaki olaylar sebebiyle, kendimi işime vermem tamamen imkansız.

Due to the rain, my plans were completely mixed up. - Yağmur nedeniyle planlarım tamamen karıştı.

(Ticaret) total

It isn't totally exact. - O tamamen kesin değildir.

Lunar eclipses can be total or partial. - Güneş tutulmaları tam ya da bölümlü olabilir.

{s} thorough

The police thoroughly searched the house. - Polis evi tamamen aradı.

I checked Tom thoroughly. - Tom'u tamamen kontrol ettim.

{s} literal

He explained the literal meaning of the phrase. - O, ifadenin tam anlamını açıkladı.

I was literally stunned by what I saw. - Gördüğüm şey karşısında tam anlamıyla afallamıştım.

quite

He looked confident but his inner feelings were quite different. - Emin görünüyordu fakat onun iç duyguları tamamen farklıydı.

Tom still hasn't quite learned the rules of the game. - Tom hâlâ oyunun kurallarını tamamen öğrenmemişti.

{s} simple

It wasn't quite that simple. - O tam olarak o kadar basit değildi.

definitive
smack in
flat

Her girlfriend is completely flat-chested. - Onun kız arkadaşı tamamen düz göğüslü.

Can you fix the flat tire now? - Şimdi patlak lastiği tamir edebilir misin?

sound

People tend to only compliment you on your language ability when it's apparent that you still don't quite sound like a native speaker. - İnsanlar hâlâ tamamen bir yerli konuşucu gibi ses çıkarmadığın aşikar olduğunda sadece dil yeteneğiniz üzerine size iltifat etmek eğilimindedir.

It sounds exactly like Tom. - O tam Tom'a benziyor.

diagnostic
every bit

He is every bit a gentleman. - O, tam bir beyefendi.

definite

Tom definitely knows exactly what happened. - Tom kesinlikle tam olarak ne olduğunu biliyor.

Sometime I'll definitely visit France. I just don't know exactly when. - Bir gün kesinlikle Fransa'yı ziyaret edeceğim. Sadece tam olarak ne zaman olduğunu bilmiyorum.

grand

I don't remember my grandmother's face accurately. - Ben büyük annemin yüzünü tam olarak hatırlamıyorum.

I don't remember my grandmother's face exactly. - Babaannemin yüzünü tam olarak hatırlamıyorum.

smack into
tam olarak
exactly

What exactly are you doing? - Tam olarak ne yapıyorsun?

It's exactly what I wanted. - O, tam olarak benim istediğimdir.

tam anlamıyla
properly
tam üstüne basmak
hit the nail on the head
tam olarak
quite

We are not quite satisfied with the result. - Sonuçtan tam olarak memnun değiliz.

I don't quite understand what you are saying. - Söylediğini tam olarak anlamıyorum.

tam doldurmak
fill up
tam geri dönüş
rightabout
tam kadro
complement
tam olarak
fairly
tam tersi
antipodal
tam olarak
in depth
tam boy (portre)
full-length
tam güvenlik
(Bilgisayar) full security
tam güç
(Bilgisayar) full power
tam olarak
outrightly
tam olarak
truly
tam olarak
(deyim) down to the ground
tam olarak
faithfully
tam olarak
to be precise

He said he was already more than fifty years old, fifty five, to be precise. - O çoktan elli yaşından daha fazla olduğunu, tam olarak elli beş olduğunu söyledi.

tam olarak
purely
tam olarak
straightly
tam olarak
slap-bang
tam olarak
consummately
tam olarak
(Konuşma Dili) bang on
tam olarak kavramak
(deyim) make out
tam olarak uymayan
off-key
tam olarak yürürlükte
(Kanun) in full force and effect
tam seçim
(Bilgisayar) fully enclosed
tam tersine
the other/opposite way round
tam yük
load
tam yük
full
tam yük
full throttle
tam yük
(Ticaret) full cargo
tam ölçü
full measure
tam üye
(Politika, Siyaset) member state
tam-boyut
(Bilgisayar) full-size
tam bu sırada
complete at this time
tam gün
full-time
tam muafiyet
(Ticaret) total relief
tam sayı
Integer
tam sayım
Full enumeration
tam tersi
The other way round

-I think police officers earn £32,000 and teachers earn £36,000 a year. Well, I'd say the other way round. 32 for the teacher and 36 for the police officer. (Headway Intermediate).

America did not invent human rights. In a very real sense, it is the other way round. Human rights invented America. - Amerika insan haklarını icat etmedi. Gerçek anlamda, tam tersidir. İnsan hakları Amerika'yı icat etti.

tam tersi
The other way around
tam dupleks/tam çift yönlü
(Askeri) full duplex
tam anlamıyla
strictly

Our relationship is strictly professional. - İlişkimiz tam anlamıyla profesyonel.

Tam anlamıyla
truly
tam anlamıyla
{s} unmitigated

His speech was an unmitigated disaster. - Onun konuşması tam anlamıyla bir felaketti.

tam isabet
right on
tam tersi
{s} polar
tam tersine
on the contrary
tam olarak
completely

I'm not completely sure. - Tam olarak emin değilim.

I completely walked ten miles. - Ben, tam olarak on mil yürüdüm.

tam aksine
quite the contrary
tam anlamıyla
fairly
tam anlamıyla
exactly
tam isabet
bull's eye
tam olarak
definitively
tam tersine
(Konuşma Dili) anything but
tam tersine
(Kanun) contrary

He's not lazy. On the contrary, I think he's a hard worker. - O tembel değildir, tam tersine sıkı çalışan biri olduğunu düşünüyorum.

War doesn't bring on peace; on the contrary, it brings pains and grief on both sides. - Savaş, barış getirmez. Tam tersine, o acı ve keder getirir.

tam tersine
on the other hand
tam tersine
conversely
tam anlamıyla
clean
tam anlamıyla
regular
tam anlamıyla
completely

I'm totally and completely in love with you. - Tamamen ve tam anlamıyla sana âşığım.

tam olarak
literally

I took what she said literally. - Onun söylediğini tam olarak anladım.

The detective questioned literally thousands of people about the incident. - Dedektif olay hakkında binlerce insanı tam olarak sorguladı.

tam olarak
due

I accepted the offer after due consideration. - Tam olarak düşündükten sonra teklifi kabul ettim.

tam olarak
duly
tam olarak
perfectly

This dress fits me perfectly. - Bu elbise bana tam olarak uyuyor.

I remember last night perfectly. - Dün geceyi tam olarak hatırlıyorum.

tam olarak
implicitly
tam olarak
fully

Tom is still not fully aware of what has happened. - Tom hâlâ ne olduğunun tam olarak farkında değil.

He reported fully what he had seen to the police. - O, ne gördüğünü polise tam olarak bildirdi.

tam olarak
precisely

I know precisely what you are feeling. - Ne hissettiğini tam olarak biliyorum.

Tom knows precisely how Mary feels. - Tom Mary'nin nasıl hissettiğini tam olarak biliyor.

tam olarak
in full
tam olarak
prompt
tam tersi
on the contrary
tam tersine
the other way round
Tam tersine
adversely
tam olarak
to be exact
tam olarak
in complete
tam tersi
quite the opposite
tam tersi
exact opposite
tam tersi
exactly the opposite
tam aksine
the other/opposite way round
tam anlamıyla
to the backbone
tam anlamıyla
in the strict sense
tam anlamıyla
unmitigatedly
tam anlamıyla
just

Everything's just like before. - Her şey tam anlamıyla önceki gibi.

Tom's oldest son looks just like him. - Tom'un en büyük oğlu, tam anlamıyla kendisine benziyor.

tam isabet
bingo
tam isabet
direct hit
tam olarak
rightdown
tam olarak
flat
tam olarak
evenly
tam olarak
accurately

Tom claims he can accurately predict the future. - Tom geleceği tam olarak tahmin edebildiğini iddia ediyor.

He accurately described what happened there. - Ne olduğunu tam olarak anlattı.

tam olarak
precisely, exactly, in full
tam olarak
smack
tam olarak
rootedly
tam olarak
roundly
tam olarak
slap bang
tam olarak
positively
tam olarak
plumb
tam olarak
true

Well, that's not quite true. - Şey, bu tam olarak doğru değil.

That wasn't exactly true. - O tam olarak doğru değildi.

tam olarak
every bit
tam olarak
right

Tom knew right where he was going. - Tom nereye gittiğini tam olarak biliyordu.

Tom is exactly right. - Tom tam olarak haklı.

tam olarak
straight
tam olarak
to a t
tam olarak
strictly
tam olarak
inextenso
tam tersi
antipodean
tam tersi
the very opposite
tam tersi
the direct opposite
tam tersi
just the opposite

He told me just the opposite! - Bana tam tersini söyledi!

You say one thing and then act just the opposite. - Bir şey söylüyorsun ve sonra tam tersini yapıyorsun.

الإنجليزية - الإنجليزية
tense, aspect, mood
Tamaulipas, a state of Mexico
A tam o'shanter, a tall knit wool cap traditionally associated with Scotland
Telecommunications Automation Model
A tam-o'-shanter
Total Available Market
Early Fon of Bum
abbr Test and Administration Manual
a woolen cap of Scottish origin
tam o'shanter
a type of woolen hat developed in Scotland, a toorie bunnet. Originally they were worn by both genders, but now they are mostly worn by men and boys
tam o'shanters
plural form of tam o'shanter
tam-o'-shanter
A traditional Scottish wool hat, with a bobble in the centre
tam-tam
a flat gong (without knob) that is struck with a felt-covered hammer
tam-o-shanter
The beret worn by Scottish higland pipers
tam o shanter
The hero of Burns's poem Tam o' Shanter
tam o shanter
Usually tam-o'-shanter; a woolen cap of Scottish origin with a tight headband, wide flat circular crown, and usually a pompon in the center
tam-o’-shanter
The hero of Burns's poem Tam o' Shanter
tam-o’-shanter
Usually tam-o'-shanter; a woolen cap of Scottish origin with a tight headband, wide flat circular crown, and usually a pompon in the center
tam-tam
type of African drum
tam-tam drums
big African drum used for alarming members of the tribe and for other announcements
التركية - التركية
Gerçek, ehliyetli, yetkin, kusursuz: "Reşit Galip tam bir idealist gibi öldü."- O. S. Orhon
Bakırcılıkta, yapımı bitirilmiş ve kalaylanmış dövme kap
Uygun olarak, tıpkı, aynı
Gerçek, ehliyetli, yetkin, kusursuz
Bütün, tüm
Sırasında, anında
Küçük kulübe, ev
Anlamı kesinleştirir
Sırasında, anında: "Tam mağazaya gireceğim zaman arkamdan bir ses geldi."- Ö. Seyfettin
Amerikan doları
Zaman ve yer için anlamı kesinleştirir: "Bohçasını aldı, tam çıkacaktı..."- Ö. Seyfettin
Eksiksiz, kesintisiz: "Tam iki saat yalandan tamirle uğraştım."- A. Gündüz
Eksiksiz, kesintisiz
TAMS
(Osmanlı Dönemi) Yapışmak
TAMS
(Osmanlı Dönemi) Cima etmek
TAMS
(Osmanlı Dönemi) Kadının hayız görmesi, aybaşı olması
TAMS
(Osmanlı Dönemi) Kir, vesah
Tam anlamıyla
doludizgin
Tam olarak
eksiksiz
Tam tersine
bilakis
الإنجليزية - التركية
iskoç beresi
tam o shanter
iskoç beresi
tam tam
tamtam
tam inelastik
(Ekonomi) Fiyattaki değişmenin talep edilen miktarda hiçbir değişmeye neden olmadığı durumdur or: insülin kullanımı gibi
tam o shanter
İskoç beresi
tam yargı davası
(Kanun) Full judgement
tam-o’-shanter
İskoç beresi
TAMS
(Askeri) ulaştırma analiz, modelleme ve simülasyon (transportation analysis, modeling, and simulation)
tam
المفضلات