yapma

listen to the pronunciation of yapma
Türkçe - İngilizce
making

She is excellent at making speeches. - O, konuşmalar yapmada mükemmeldir.

He was guilty of making a mistake. - O, bir hata yapmaktan suçluydu.

artificial

One of my hobbies is making artificial flowers. - Hobilerimden birisi yapay çiçekler yapmaktır.

implement
dummy
spurious
execution
acquittal
postiche
construction
(kötü bir şey) perpetration
accomplishment
exercise

She advised him to exercise. - O ona egzersiz yapmasını tavsiye etti.

I like to do a few exercises to loosen up before I run. - Koşmadan önce gevşemek için birkaç egzersiz yapmayı severim.

sham

It's a shame we only have one life to do so many things. - Bu kadar çok şey yapmak için yalnızca bir hayatımızın olması yazık.

His shame prevented him from doing that. - Onun utancı onu yapmasını engelledi.

stop it

Sami didn't do anything to stop it. - Sami onu durdurmak için hiçbir şey yapmadı.

cut it out!
fulfillment
pursuance
imitated
drop it!
affected, feigned, mock
fulfilment
go on

Tom has to go on a diet. - Tom diyet yapmak zorunda.

She advised him to go on a strict diet. - O ona sıkı bir diyet yapmasını tavsiye etti.

artificial, imitation, false
doing; making; building, erection; false, artificial, bogus; affected, mannered
erection
building

They spent six months building the house. - Onlar evi yapmak için altı ay harcadılar.

So ultimately, with Tatoeba we are only building the foundations… to make the Web a better place for language learning. - Yani sonuçta, Web'i dil öğrenmede daha iyi bir yer yapmak için biz Tatoeba ile sadece temelleri inşa ediyoruz.

constitution
foundation

He was awarded a scholarship to do research for the foundation. - O, vakıf adına araştırma yapmak için bir burs kazandı.

So ultimately, with Tatoeba we are only building the foundations… to make the Web a better place for language learning. - Yani sonuçta, Web'i dil öğrenmede daha iyi bir yer yapmak için biz Tatoeba ile sadece temelleri inşa ediyoruz.

(Kanun) commission

The commission took no action. - Komisyon hiçbir eylem yapmadı.

A friend of mine commissioned a well-known artist to paint a portrait of his wife. - Arkadaşlarımdan biri iyi-tanınmış bir sanatçıyı onun karısının portresini yapması için görevlendirdi.

transaction

Do you wish to make any other transaction? - Başka bir işlem yapmak ister misiniz?

Nowadays, cryptography is often used to make online communications and transactions more secure. - Günümüzde, kriptografi genellikle online iletişim ve işlemleri daha güvenli yapmak için kullanılır.

fabrication
imitation
really?
execute
processing
{i} performing

They assisted him in performing the operation. - Onlar onun operasyonu yapmasında yardım etti.

ersatz
discharge
achievement
factitious
pinchbeck
pseudo
perpetration
makıng
dont
false
cut it out
{i} performance
{f} drop it
fake
acquittal#
bogus
made

Tom made it quite clear what he expected us to do. - Tom ne yapmamızı beklediğini oldukça netleştirdi.

Tom has made up his mind to go to Boston to study. - Tom öğrenim yapmak için Boston'a gitmeye karar verdi.

observance
{i} show

I haven't taken a shower in three days. - Üç gün içinde duş yapmadım.

Tom prefers to take a shower in the morning while Mary prefers to take a bath just before going to bed. - Mary tam yatmadan önce banyo yapmayı tercih ederken Tom sabahleyin duş almayı tercih eder.

fulfill

I ask you not to fulfill for me any of my requests. - İsteklerimden herhangi birini benim için yapmamanı istiyorum.

Having made an unwavering decision, he started to make plans to fulfill his dreams. - Değişmez bir karar verdikten sonra, o, hayallerini gerçekleştirmek için planlar yapmaya başladı.

yapmak
do
yapmak
{f} make

Since the mid-20th century, the number of hutongs in Beijing has dropped dramatically as they are demolished to make way for new roads and buildings. - 20. yüzyılın ortalarından beri Pekin'de su kuyusu sayısı önemli ölçüde düşmüş ve yeni yol ve binalar için bir yol yapmak için yıkılmışlardır.

I have to make the best of that small room. - Ben bu küçük odayla ilgili en iyisini yapmak zorundayım.

yapmak
perform

As a first-aider, Tom is morally obligated to perform CPR on someone who's had a heart attack. - Bir ilk yardım görevlisi olan Tom, kalp krizi geçiren birisi üzerinde manevi olarak CPR yapmakla yükümlüdür.

Full body scanners perform a virtual strip search. - Tam vücut tarayıcıları sanal şerit arama yapmaktadır.

yapmak
{f} execute
yapmak
{f} practice

After school, I go to an English school to practice English conversation. - Okuldan sonra, İngilizce konuşma pratiği yapmak için bir İngiliz okuluna gidiyorum.

My father practices medicine. - Babam doktorluk uygulaması yapmaktadır.

yapmak
{f} practise

I want to practise my English. - İngilizcemi pratik yapmak istiyorum.

He usually wants to practise his English on me. - O genellikle İngilizcesini benim üzerimde pratik yapmak istiyor

yapma!
do not!
yapma be
Christ no
yapma bebek
pretty but cold and soulless girl or woman, marble statue, ice princess
yapma seçim
(Botanik, Bitkibilim) artificial selection
yapma uydu
artificial satellite
yapma yöntemi
how

That's how Tom does it. - Tom'un bunu yapma yöntemi bu.

I handled the problem the only way I knew how. - Sorunu yapma yöntemini bildiğim tek yolla ele aldım.

yapma çelik h-kolon
(İnşaat) built h-column
yapma çiçek
artificial flower
yapma özgürlüğü
faculty
yapma şekli
the way

Tom likes the way Mary makes coffee. - Tom, Mary'nin kahve yapma şeklini sever.

I don't like the way you're acting. - Ben senin rol yapma şeklini beğenmiyorum.

yağcılık yapma
oil
yaramazlık yapma
keep out of mischief
yayın yapma
broadcasting
yalandan yapma
pretense
yalandan yapma
pretence
yalandan yapma
simulation
yanlış vuruş yapma
(bilardo) miscue
yasa dışı satış yapma
(Ticaret) bootlegging
yağcılık yapma
soft soap
yağlıboya resim yapma
oil painting
yağlıboya resim yapma
painting in oil
yapmak
{f} have

Sooner or later, every parent has to have a talk with their children about the birds and the bees. - Er ya da geç her anne-baba çocukları ile kuşlar ve arılar hakkında bir konuşma yapmak zorundadır.

I have to make the best of that small room. - Ben bu küçük odayla ilgili en iyisini yapmak zorundayım.

kayak yapma
skiing

I often went skiing in the winter. - Kışın sık sık kayak yapmaya gittim.

He went skiing in Hokkaido. - O Hokkaido'da kayak yapmaya gitti.

yapmak
carry out

One of the most important things you have to do right now is to carry out the plan. - Şu anda yapmak zorunda olduğun en önemli şey planı uygulamaktır.

yapmak
conduct

The astronaut had to conduct many experiments in the space shuttle. - Astronot uzay mekiğinde birçok deneyler yapmak zorunda kaldı.

yapmak
{f} accomplish

What would you like to accomplish with your piano lessons? - Piyano derslerinizle ne yapmak istiyorsunuz?

I think Tom could accomplish just about anything he decides to do. - Sanırım Tom yapmak istediği bir şeyi başarabilirdi.

yapmak
build

It took many years to build it. - Onu yapmak yıllarımı aldı.

Since the mid-20th century, the number of hutongs in Beijing has dropped dramatically as they are demolished to make way for new roads and buildings. - 20. yüzyılın ortalarından beri Pekin'de su kuyusu sayısı önemli ölçüde düşmüş ve yeni yol ve binalar için bir yol yapmak için yıkılmışlardır.

kanun yapma
legislation
yapmak
put up

If we’re truly a nation of family values, we wouldn’t put up with the fact that many women can’t even get a paid day off to give birth. - Eğer gerçekten aile değerlerine önem veren bir milletsek, çoğu kadının doğum yapmak için ücretli izin bile alamadığı gerçeğine katlanmazdık.

aşı yapma
inoculation
yapmak
{f} prepare

I need a little more time to prepare. - Hazırlık yapmak için biraz daha zamana ihtiyacım var.

I'm not prepared to do this. - Bunu yapmak için hazır değilim.

yapmak
{f} establish

To be successful, you have to establish a good plan. - Başarılı olmak için iyi bir plan yapmak zorundasın.

This discovery opened up the floodgates to research and led to the establishment of the discipline as a legitimate field of inquiry. - Bu keşif araştırma yapmak için bent kapaklarını açtı ve soruşturmanın meşru alanı olarak disiplin kurulmasına neden oldu.

rezervasyon yapma
booking
yapmak
{f} fulfill
satırbaşı yapma
indentation
yapmak
{f} land

Sami was forced to make an emergency landing. - Sami acil iniş yapmak zorunda kaldı.

yapmak
{f} get

Tom had only one chance to get things right. - Tom'un işleri hatasız yapmak için tek şansı vardı.

Tom gets to do anything he wants to do. - Tom yapmak istediği şeyi yapmak için alır.

banyo yapma
bathing
beste yapma
composition
blok yapma
(Spor) stuff
bobin yapma
(Tekstil) winding
cimrilik yapma
scrimping
derz yapma
(İnşaat) pointing
elle taslak yapma
free-hand drawing
elle çizim yapma
free-hand drawing
envanter yapma
(Ticaret) stock taking
fren yapma
(Otomotiv) braking
freze yapma
milling
grev yapma
(Kanun) strike
ihracat yapma
(Ticaret) exportation
imalat yapma
(Ticaret) manufacturing
imalat yapma
(Ticaret) processing
indirim yapma
(Ticaret) reduction
ithalat yapma
(Ticaret) importation
kanun yapma
(Kanun) enactment
kanun yapma
lawmaking
kanun yapma
(Kanun) law making
kenar yapma
edging
misilleme yapma
(Ticaret) retaliation
model yapma
modelling
piknik yapma
backpacking
planlama yapma
planning
pratik yapma
practicing
program yapma
(Bilgisayar) programming
satırbaşı yapma
paragraph
steps yapma
(Spor) walking
tahmin yapma
estimation
tahmin yapma
forecasting
test yapma
testing
yapmak
(Latin) facere
yapmak
(Ticaret) render
yapmak
work

I had to work overtime yesterday. - Dün fazla mesai yapmak zorunda kaldım.

You must consider what kind of work you want to do. - Ne tür bir iş yapmak istediğinizi düşünmelisiniz.

yapmak
achieve

Tom appears to have achieved what he set out to do. - Tom yapmak için başladığı işi başarmış gibi görünüyor.

yapmak
(Politika, Siyaset) make a reduction
yapmak
work on
yapmak
(Havacılık) accoplish
yapmak
(Politika, Siyaset) apply a reduction
yapmak
conference

I'd like to hold a staff meeting first thing tomorrow afternoon, so could you reserve the conference room? - Yarın öğleden sonra ilk olarak personel toplantısı yapmak istiyorum, bu yüzden konferans salonunu ayırır mısın?

yapmak
meet

I'd like to hold a staff meeting first thing tomorrow afternoon, so could you reserve the conference room? - Yarın öğleden sonra ilk olarak personel toplantısı yapmak istiyorum, bu yüzden konferans salonunu ayırır mısın?

Michael had a hard time making ends meet. - Michael geçim yapmak için zor bir süreç geçirdi.

yapmak
bring out
yapmak
design
yapmak
{f} weave
yapmak
(Ticaret) administer
yapmak
brew
yapmak
act

He probably meant that people go to demonstrations just to show up instead of actually protesting. - O, muhtemelen insanların gerçekten protesto yapmak yerine sadece boy göstermek için gösterilere gittiklerini kastediyordu.

I haven't actually decided to build a house yet. - Henüz bir ev yapmak için aslında karar vermedim.

yapmak
carry on
yapmak
make up
yapmak
make of
yapmak
cause

The last thing I want to do is cause you a problem. - Yapmak istediğim son şey sana bir probleme neden olmak.

The last thing I want to do is cause you any more pain. - Yapmak istediğim son şey size daha fazla acıya neden olmamdır.

yapmak
forge

Don't forget we have to do our homework. - Ödevimizi yapmak zorunda olduğumuzu unutma.

The last thing we want to do is to forget to pay our bills. - Yapmak istediğimiz son şey faturalarımızı ödemeyi unutmaktır.

yapmak
mend
yapmak
ordain
yapmak
turn

Whose turn is it to make dinner tonight? - Bu gece akşam yemeği yapmak için kimin sırası?

Whose turn is it to deal? - İş yapmak için kimin sırası?

yapmak
repair

You're going to have to pay for the repair. - Tamir için ödeme yapmak zorunda kalacaksın.

This house needs so many repairs, it would be easier to tear it down and build a new one. - Bu evin çok fazla onarıma ihtiyacı var, onu yıkmak ve yenisini yapmak daha kolay olacaktır.

yapmak
perpetrate
yapmak
{f} set

We had to do without a TV set. - Televizyon seti olmadan yapmak zorundaydık.

Ken finally accomplished what he set out to do. - Ken sonunda yapmak için yola çıktığı şeyi başardı.

yapmak
hold in
yapmak
commit

Tom is very committed to doing that. - Tom onu yapmak için çok kararlıdır.

yapmak
do with

What do you have to do with the matter? - Konu ile ilgili ne yapmak zorundasın?

What does that have to do with Tom? - O Tom'a ne yapmak zorundadır?

yapmak
draw

Some of the students like to draw pictures. - Öğrencilerden bazıları resim yapmaktan hoşlanırlar.

yapmak
construct
yapmak
cook

Tom's favorite thing to do was cooking. - Tom'un yapmak için en sevdiği şey yemek pişirmeydi.

Let's dine out tonight. I'm too tired to cook. - Hadi bu gece akşam yemeğini dışarda yiyelim, yemek yapmak için çok yorgunum.

yapmak
deliver
yapmak
cost

How much does it cost to make a T-shirt? - Bir gömlek yapmak kaça mal olur?

Apart from the cost, it will take long to build the bridge. - Köprü yapmak, maliyetin dışında, uzun sürecektir.

yapmak
fabricate
yapmak
manage

How do you manage to find time to do that? - Bunu yapmak için zaman bulmayı nasıl başarıyorsunuz?

How do they manage to find time to do that? - Onu yapmak için zaman bulmayı nasıl başarıyorlar?

yapmak
put

I'm not here to put pressure on you. - Sana baskı yapmak için burada değilim.

I have to dry my hair, put on makeup and get dressed. - Saçımı kurulamak, makyaj yapmak ve giyinmek zorundayım.

yapmak
redeem
yapmak
hold

I'd like to hold a staff meeting first thing tomorrow afternoon, so could you reserve the conference room? - Yarın öğleden sonra ilk olarak personel toplantısı yapmak istiyorum, bu yüzden konferans salonunu ayırır mısın?

yapmak
fill
numara yapma
ploy
ayrım yapma
exception

Tom doesn't make exceptions for anyone. - Tom hiç kimse için ayrım yapmaz.

alıntı yapma
to quote
araştırma yapma
research
ayırımcılık yapma
to discriminate
açıklama yapma
explanation
doğrulukla yapma
accuracy to
eyer yapma veya satma işi
saddle making or selling business
hata yapma
making mistakes
haşiye yazma, çıkma yapma
PostScript writing, go to
kamp yapma
camping

You probably wouldn't like going camping with me. You're wrong. In fact, I think I'd like that very much. - Büyük olasılıkla benimle birlikte kamp yapmaya gitmek istemezsin. Yanılıyorsun. Aslında, onu çok fazla sevdiğimi düşünüyorum.

Tom likes camping on the beach. - Tom sahilde kamp yapmayı sever.

kaynak yapma
Welding
kur yapma
courtship

Traditionally, men were expected to take the lead in courtship. - Geleneksel olarak erkeklerin kur yapmada öncülük etmesi bekleniyordu.

mastır yapma
to master
müzik yapma
making music
proje yapma
to project
resmini yapma
painting
rol yapma
role
toplantı yapma
to meeting
yapmak
{f} create

We'll also have to create a separate smoking section, won't we? - Biz ayrıca ayrı sigara içme bölümü yapmak zorunda kalacağız.

James Cameron created a new way to make movies. - James Cameron film yapmak için yeni bir yol ortaya çıkardı.

yapmak
go over
yapmak
conduct to
Kıllık yapma!
Don't be difficult!, Be a sport!
acil satıh yapma
(Askeri) emergency surface
akort yapma
preparation
akrabaya ayrıcalık yapma
nepotism
alan başı yapma
field flyback
alet yapma
toolmaking
aletlerle iş yapma
instrumentation
alışveriş yapma
marketing

Direct marketing is a means of allowing people to shop from home. - Doğrudan pazarlama insanların evden alışveriş yapmasını sağlayan bir yoldur.

ameliyat yapma korkusu
(Pisikoloji, Ruhbilim) ergasiophobia
antreman için rakibi varmış gibi boks yapma
shadowboxing
aptal numarası yapma
tarradiddle
aptal numarası yapma
taradiddle
araştırma yapma hakkı
right of search
askerlik yapma
soldiering
ateşli konuşma yapma
tub-thumping
ayar yapma
tunning
ayrıcalık yapma
discrimination
yapma
netting
aşı yapma
vaccination
balans ayarı yapma
equalization
bana bunu yapma
(deyim) don't give me that
baskı yapma
press-gang
birkaç kişilik işi tek başına yapma
oneman show
büyük aptes yapma
defecation
dantel yapma
lacework
dedikodu yapma
jawing
Türkçe - Türkçe
Tezeğin kalıplanıp kurutularak yakacak haline getirilmesi
Yapmak işi
İçten olmayan, içten gelmeyerek yapılan, yapmacık
Doğadaki şeylere benzetilerek insan eliyle yapılmış, yapay, sun'î
Doğadaki şeylere benzetilerek insan eliyle yapılmış, yapay, suni: "Eliyle bahçenin dökme taştan yapma mağaralarından birini göstererek..."- Y. K. Karaosmanoğlu. İçten olmayan, içten gelmeyerek yapılan, yapmacık: "Fakat fazla içliliği erkekliğe yakıştıramadığından kendini her zaman yapma bir sertliğin arkasına gizlerdi."- H. Taner
(Hukuk) İRAS ETME
yapma dil
Sun'î dil
yapma gübre
Sun'î gübre
yapma uydu
Herhangi bir gezegenin çevresindeki bir yörüngeye yer yüzünden fırlatarak yerleştirilmiş insan yapısı nesne, sunî peyk
yapma çiçek
Görünümü çiçeği andıran ve yumuşak maddelerle yapılan süs eşyası
yapmak
Onarmak, tamir etmek
yapmak
Bir şeyi başka bir şey durumuna getirmek: "Ayrıca terbiye edeceğim, onu yaman bir polis köpeği yapacağım."- R. H. Karay
Yapmak
(Osmanlı Dönemi) NEFŞ
Yapmak
(Hukuk) İKA ETMEK
Yapmak
gitmek
Yapmak
(Osmanlı Dönemi) SEFF
Yapmak
(Osmanlı Dönemi) TARR
Yapmak
çıkmak
Yapmak
(Osmanlı Dönemi) SUN'
Yapmak
icra etmek
Yapmak
akdetmek
yapmak
Düzenli bir duruma getirmek
yapmak
Üretmek
yapmak
Gerçekleştirmek
yapmak
Bir kimseye bir meslek kazandırmak; yetiştirmek
yapmak
Bir düşünceyi, bir davranışı, bir isteği işe dönüştürmek, gerçekleştirmek
yapmak
Olmak
yapmak
bir durum yaratmak
yapmak
Birini herhangi bir duruma düşürmek
yapmak
Ortaya koymak, gerçekleştirmek, oluşturmak, meydana getirmek
yapmak
Zarara yol açmak
yapmak
Etkili olmak
yapmak
Salgılamak, çıkarmak
yapmak
Dışkı çıkarmak
yapmak
Bir harekete, işe başlamak veya bir hareketle, işle uğraşmak
yapmak
Bir düşünceyi, bir davranışı, bir isteği işe dönüştürmek, gerçekleştirmek: "Elimi ağzına götürerek sus işareti yaptım."- R. H. Karay
yapmak
Ortaya koymak, gerçekleştirmek, oluşturmak, meydana getirmek: "Her görevi ayrım gözetmeden aynı titizlikle yapmak başarının sırrıdır."- Ç. Altan
yapmak
Olmasına yol açmak
yapmak
Bir işle uğraşmak, meşgul olmak: "Yaratıcı hamleler yapmak isteyen bir millet için mutlaka bir şeye inanmak lazım."- O. S. Orhon
yapmak
Bir dileği, bir isteği yerine getirmek, uygulamak, ifa etmek: "Şu işi yapıver diye yalvarmıştı da enişte engel olmuştu."- S. M. Alus
yapmak
Bir dileği, bir isteği yerine getirmek, uygulamak, ifa etmek
yapmak
Gerçekleştirmek: "İlk ve orta öğrenimini Anadolu'da yapmıştır."- Y. Z. Ortaç
yapmak
Olmak. İyilik veya kötülükte bulunmak
yapmak
Yol almak
yapmak
Bir işle uğraşmak, meşgul olmak
yapmak
Gerçek niteliğini vermek
yapmak
Tehdit yolyla birini herhangi bir duruma düşürmek
yapmak
Davranmak, hareket etmek
yapmak
Evlendirmek
yapmak
Bir kimseye bir meslek kazandırmak, yetiştirmek: "Onu da Üsküdar'daki ambar memuru yapmak suretiyle daireden uzaklaştırdı."- H. Taner
yapmak
Bir durum yaratmak: "Fırının harlı ateşi yanaklarını pembe pembe yapmıştı."- N. Araz
yapmak
Edinmek, sahip olmak
yerden yapma
Çok kısa boylu
yapma