yapma

listen to the pronunciation of yapma
Türkçe - İngilizce
making

Don't be afraid of making mistakes. - Hatalar yapmaktan korkmayın.

She is excellent at making speeches. - O, konuşmalar yapmada mükemmeldir.

artificial

One of my hobbies is making artificial flowers. - Hobilerimden birisi yapay çiçekler yapmaktır.

implement
dummy
(kötü bir şey) perpetration
spurious
execution
sham

His shame prevented him from doing that. - Onun utancı onu yapmasını engelledi.

Tom doesn't use rinse. He only uses shampoo. - Tom durulama yapmaz. O sadece şampuan kullanır.

accomplishment
construction
acquittal
exercise

She advised him to get more exercise. - O ona daha fazla egzersiz yapmasını tavsiye etti.

She advised him to exercise. - O ona egzersiz yapmasını tavsiye etti.

imitated
fulfillment
fulfilment
postiche
stop it

Sami didn't do anything to stop it. - Sami onu durdurmak için hiçbir şey yapmadı.

cut it out!
pursuance
drop it!
go on

Tom has to go on a diet. - Tom diyet yapmak zorunda.

She tried to go on a diet and lose five kilograms. - O bir diyet yapmaya çalıştı ve beş kilo kaybetti.

affected, feigned, mock
artificial, imitation, false
doing; making; building, erection; false, artificial, bogus; affected, mannered
processing
constitution
building

So ultimately, with Tatoeba we are only building the foundations… to make the Web a better place for language learning. - Yani sonuçta, Web'i dil öğrenmede daha iyi bir yer yapmak için biz Tatoeba ile sadece temelleri inşa ediyoruz.

Iron is used in building ships. - Demir, gemi yapmada kullanılır.

(Kanun) commission

The commission took no action. - Komisyon hiçbir eylem yapmadı.

A friend of mine commissioned a well-known artist to paint a portrait of his wife. - Arkadaşlarımdan biri iyi-tanınmış bir sanatçıyı onun karısının portresini yapması için görevlendirdi.

foundation

He was awarded a scholarship to do research for the foundation. - O, vakıf adına araştırma yapmak için bir burs kazandı.

So ultimately, with Tatoeba we are only building the foundations… to make the Web a better place for language learning. - Yani sonuçta, Web'i dil öğrenmede daha iyi bir yer yapmak için biz Tatoeba ile sadece temelleri inşa ediyoruz.

fabrication
imitation
really?
transaction

Nowadays, cryptography is often used to make online communications and transactions more secure. - Günümüzde, kriptografi genellikle online iletişim ve işlemleri daha güvenli yapmak için kullanılır.

Do you wish to make any other transaction? - Başka bir işlem yapmak ister misiniz?

erection
execute
pseudo
pinchbeck
ersatz
achievement
factitious
discharge
perpetration
{i} performing

They assisted him in performing the operation. - Onlar onun operasyonu yapmasında yardım etti.

dont
makıng
acquittal#
cut it out
bogus
{i} show

He never makes a show of his learning. - O öğrendikleriyle ilgili asla bir gösteri yapmaz.

Tom showed up late to practice yesterday. - Tom dün pratik yapmak için geç geldi.

fulfill

Having made an unwavering decision, he started to make plans to fulfill his dreams. - Değişmez bir karar verdikten sonra, o, hayallerini gerçekleştirmek için planlar yapmaya başladı.

I ask you not to fulfill for me any of my requests. - İsteklerimden herhangi birini benim için yapmamanı istiyorum.

{i} performance
{f} drop it
made

Tom has made up his mind to go to Boston to study. - Tom öğrenim yapmak için Boston'a gitmeye karar verdi.

Tom made a promise to himself that he would never make the same mistake again. - Tom aynı hatayı tekrar yapmayacağına dair kendine bir söz verdi.

fake
false
observance
yapmak
{f} make

To make mistakes is not always wrong. - Hatalar yapmak her zaman yanlış değildir.

Don't be afraid to make a mistake. - Hatalar yapmaktan korkmayın.

yapmak
do
yapmak
perform

Tom had to perform 100 hours of community service. - Tom 100 saat toplum hizmeti yapmak zorundaydı.

As a first-aider, Tom is morally obligated to perform CPR on someone who's had a heart attack. - Bir ilk yardım görevlisi olan Tom, kalp krizi geçiren birisi üzerinde manevi olarak CPR yapmakla yükümlüdür.

yapmak
{f} execute
yapmak
{f} practice

He used every chance to practice English. - İngilizceyi pratik yapmak için her fırsatı kullandı.

It takes years of practice to play the piano well. - Piyanoyu iyi çalmak için, yıllarca pratik yapmak gerekir.

yapmak
{f} practise

I want to practise my English. - İngilizcemi pratik yapmak istiyorum.

He usually wants to practise his English on me. - O genellikle İngilizcesini benim üzerimde pratik yapmak istiyor

yapma!
do not!
yapma be
Christ no
yapma bebek
pretty but cold and soulless girl or woman, marble statue, ice princess
yapma seçim
(Botanik, Bitkibilim) artificial selection
yapma uydu
artificial satellite
yapma yöntemi
how

This is how we make ice cream. - Dondurma yapma yöntemimiz budur.

That's how you do it. - Bunu yapma yöntemin bu.

yapma çelik h-kolon
(İnşaat) built h-column
yapma çiçek
artificial flower
yapma özgürlüğü
faculty
yapma şekli
the way

I don't like the way you're acting. - Ben senin rol yapma şeklini beğenmiyorum.

Tom likes the way you do that. - Tom bunu yapma şeklini seviyor.

yağcılık yapma
oil
yaramazlık yapma
keep out of mischief
yayın yapma
broadcasting
yalandan yapma
pretense
yalandan yapma
pretence
yalandan yapma
simulation
yanlış vuruş yapma
(bilardo) miscue
yasa dışı satış yapma
(Ticaret) bootlegging
yağcılık yapma
soft soap
yağlıboya resim yapma
painting in oil
yağlıboya resim yapma
oil painting
yapmak
{f} have

I have to make the best of that small room. - Ben bu küçük odayla ilgili en iyisini yapmak zorundayım.

Sooner or later, every parent has to have a talk with their children about the birds and the bees. - Er ya da geç her anne-baba çocukları ile kuşlar ve arılar hakkında bir konuşma yapmak zorundadır.

kayak yapma
skiing

I go skiing very often. - Ben çok sık kayak yapmaya giderim.

I prefer swimming to skiing. - Yüzmeyi kayak yapmaya tercih ederim.

yapmak
carry out

One of the most important things you have to do right now is to carry out the plan. - Şu anda yapmak zorunda olduğun en önemli şey planı uygulamaktır.

yap
do
yapmak
{f} accomplish

Tom was able to accomplish everything he'd set out to do. - Tom yapmak için başladığı her şeyi başarabildi.

It's not necessary to do evil in order to accomplish good. - İyiyi başarmak için kötülük yapmak gerekli değil.

yapmak
conduct

The astronaut had to conduct many experiments in the space shuttle. - Astronot uzay mekiğinde birçok deneyler yapmak zorunda kaldı.

yap
did

The girl did nothing but cry. - Kız ağlamaktan başka bir şey yapmıyor.

You didn't do a very good job, I said. - Çok iyi bir iş yapmadığını söyledim.

yap
does

Why doesn't anybody translate my sentences? - Neden kimse cümlelerimin çevirisini yapmıyor?

Regardless of what he does, he does it well. - Yaptığını düşünmeden, onu iyi yapar.

yapmak
build

But that's not the whole picture. Tatoeba is not just an open, collaborative, multilingual dictionary of sentences. It's part of an ecosystem that we want to build. - Ama bütün resim bu değil. Tatoeba sadece açık, işbirlikçi, çok dilli cümleler sözlüğü değildir. O, yapmak istediğimiz bir ekosistemin parçasıdır.

They spent six months building the house. - Onlar evi yapmak için altı ay harcadılar.

kanun yapma
legislation
yapmak
put up

If we’re truly a nation of family values, we wouldn’t put up with the fact that many women can’t even get a paid day off to give birth. - Eğer gerçekten aile değerlerine önem veren bir milletsek, çoğu kadının doğum yapmak için ücretli izin bile alamadığı gerçeğine katlanmazdık.

aşı yapma
inoculation
yapmak
{f} prepare

In order to give him a surprise on his birthday, I prepared a fantastic cake. - Ona doğum gününde bir sürpriz yapmak için, ben harika bir pasta hazırladım.

I'm not prepared to do that. - Onu yapmak için hazır değilim.

yapmak
{f} establish

This discovery opened up the floodgates to research and led to the establishment of the discipline as a legitimate field of inquiry. - Bu keşif araştırma yapmak için bent kapaklarını açtı ve soruşturmanın meşru alanı olarak disiplin kurulmasına neden oldu.

To be successful, you have to establish a good plan. - Başarılı olmak için iyi bir plan yapmak zorundasın.

rezervasyon yapma
booking
yap
{f} doing

Translating sentences on Tatoeba is more fun than doing homework. - Tatoeba'da cümleleri çevirmek ev ödevi yapmaktan daha eğlenceli.

I'm doing this for you. - Bunu senin için yapıyorum.

yapmak
{f} fulfill
satırbaşı yapma
indentation
yapmak
{f} land

Sami was forced to make an emergency landing. - Sami acil iniş yapmak zorunda kaldı.

yapmak
{f} get

Most people have great disinclinations to get out of bed early, even if they have to. - İnsanların çoğu bunu yapmak zorunda olsalar bile yataktan erken kalkma konusunda çok isteksizdirler.

Tom had only one chance to get things right. - Tom'un işleri hatasız yapmak için tek şansı vardı.

banyo yapma
bathing
beste yapma
composition
blok yapma
(Spor) stuff
bobin yapma
(Tekstil) winding
cimrilik yapma
scrimping
derz yapma
(İnşaat) pointing
elle taslak yapma
free-hand drawing
elle çizim yapma
free-hand drawing
envanter yapma
(Ticaret) stock taking
fren yapma
(Otomotiv) braking
freze yapma
milling
grev yapma
(Kanun) strike
ihracat yapma
(Ticaret) exportation
imalat yapma
(Ticaret) processing
imalat yapma
(Ticaret) manufacturing
indirim yapma
(Ticaret) reduction
ithalat yapma
(Ticaret) importation
kanun yapma
lawmaking
kanun yapma
(Kanun) law making
kanun yapma
(Kanun) enactment
kenar yapma
edging
misilleme yapma
(Ticaret) retaliation
model yapma
modelling
piknik yapma
backpacking
planlama yapma
planning
pratik yapma
practicing
program yapma
(Bilgisayar) programming
satırbaşı yapma
paragraph
steps yapma
(Spor) walking
tahmin yapma
forecasting
tahmin yapma
estimation
test yapma
testing
yap
(Bilgisayar) do it

You must do it yourself. - Onu kendin yapmalısın.

I want to do it myself. - Onu kendim yapmak istiyorum.

yapmak
forge

The last thing we want to do is to forget to pay our bills. - Yapmak istediğimiz son şey faturalarımızı ödemeyi unutmaktır.

Don't forget we have to do our homework. - Ödevimizi yapmak zorunda olduğumuzu unutma.

yapmak
(Latin) facere
yapmak
(Politika, Siyaset) make a reduction
yapmak
hold in
yapmak
make up
yapmak
make of
yapmak
(Ticaret) administer
yapmak
{f} weave
yapmak
cost

Apart from the cost, it will take long to build the bridge. - Köprü yapmak, maliyetin dışında, uzun sürecektir.

How much does it cost to make a T-shirt? - Bir gömlek yapmak kaça mal olur?

yapmak
cook

I rolled the dough to make some cookies. - Biraz kurabiye yapmak için hamur açtı.

Making cookies takes time. - Kurabiye yapmak zaman alır.

yapmak
deliver
yapmak
do with

What do you have to do with the matter? - Konu ile ilgili ne yapmak zorundasın?

What does that have to do with Tom? - O Tom'a ne yapmak zorundadır?

yapmak
fabricate
yapmak
draw

Some of the students like to draw pictures. - Öğrencilerden bazıları resim yapmaktan hoşlanırlar.

yapmak
mend
yapmak
(Politika, Siyaset) apply a reduction
yapmak
perpetrate
yapmak
design
yapmak
meet

I'd like to hold a staff meeting first thing tomorrow afternoon, so could you reserve the conference room? - Yarın öğleden sonra ilk olarak personel toplantısı yapmak istiyorum, bu yüzden konferans salonunu ayırır mısın?

Michael had a hard time making ends meet. - Michael geçim yapmak için zor bir süreç geçirdi.

yapmak
(Ticaret) render
yapmak
{f} set

Tom appears to have achieved what he set out to do. - Tom yapmak için başladığı işi başarmış gibi görünüyor.

Tom was able to accomplish everything he'd set out to do. - Tom yapmak için başladığı her şeyi başarabildi.

yapmak
repair

You're going to have to pay for the repair. - Tamir için ödeme yapmak zorunda kalacaksın.

This house needs so many repairs, it would be easier to tear it down and build a new one. - Bu evin çok fazla onarıma ihtiyacı var, onu yıkmak ve yenisini yapmak daha kolay olacaktır.

yapmak
ordain
yapmak
work on
yapmak
(Havacılık) accoplish
yapmak
work

If you want to do good work, you should use the proper tools. - İyi bir iş yapmak istiyorsanız, uygun araçları kullanmalısınız.

You must consider what kind of work you want to do. - Ne tür bir iş yapmak istediğinizi düşünmelisiniz.

yapmak
turn

Whose turn is it to deal? - İş yapmak için kimin sırası?

Whose turn is it to make dinner tonight? - Bu gece akşam yemeği yapmak için kimin sırası?

yapmak
construct
yapmak
conference

I'd like to hold a staff meeting first thing tomorrow afternoon, so could you reserve the conference room? - Yarın öğleden sonra ilk olarak personel toplantısı yapmak istiyorum, bu yüzden konferans salonunu ayırır mısın?

yapmak
achieve

Tom appears to have achieved what he set out to do. - Tom yapmak için başladığı işi başarmış gibi görünüyor.

yapmak
brew
yapmak
act

It's actually very easy to do. - Aslında yapmak çok kolay.

You didn't actually want to do that, did you? - Aslında onu yapmak istemiyordun, değil mi?

yapmak
bring out
yapmak
cause

The last thing I want to do is cause you a problem. - Yapmak istediğim son şey sana bir probleme neden olmak.

The last thing I want to do is cause you any more pain. - Yapmak istediğim son şey size daha fazla acıya neden olmamdır.

yapmak
carry on
yapmak
commit

Tom is very committed to doing that. - Tom onu yapmak için çok kararlıdır.

yap
held in

The conference is to be held in Tokyo the day after tomorrow. - Konferans öbür gün yapılacak.

Parliamentary elections will be held in Germany in 2017. - Parlamento seçimleri 2017'de Almanya'da yapılacak.

yap
{f} performing

The coroner is performing an autopsy on Tom to find out why he died. - Adli tabip onun neden öldüğünü bulmak için Tom üzerinde bir otopsi yapıyor.

Tom saved Mary's life by performing the Heimlich maneuver. - Tom Heimlich manevrasını yaparak Mary'nin hayatını kurtardı.

yap
{f} make of

I'm not quite sure what to make of this. - Bununla ilgili ne yapacağımdan pek emin değilim.

Tom and Mary aren't quite sure what to make of this. - Tom ve Mary, bununla ilgili ne yapacaklarından pek emin değildir.

yap
make&
yap
hold in
yap
made up

This stool is made up of leather and wood. - Bu tabure, deri ve tahtadan yapılmıştır.

A molecule is made up of atoms. - Bir molekül atomlardan yapılmıştır.

yap
{f} made

Butter is made from cream. - Tereyağı kaymaktan yapılır.

She made coffee for all of us. - O hepimiz için kahve yaptı.

yap
made of

I want a suit made of this material. - Bu kumaştan yapılmış bir takım elbise istiyorum.

In ethnic Iranian foods, you can see many products which are made of milk. - Etnik İran gıdalarında, sütten yapılan birçok ürün görebilirsiniz.

yap
{f} done

Having done my homework, I watched the baseball game on television. - Ev ödevimi yaptıktan sonra ,televizyonda beyzbol oyununu izledim.

She can't have done such a thing. - O öyle bir şey yapmış olamaz.

yap
make

The baby is asleep. Don't make a noise. - Bebek uyuyor. Gürültü yapmayın.

Don't be afraid to make mistakes when speaking English. - İngilizce konuşurken hata yapmaktan korkmayın.

yap
{f} making

Tom worries about making mistakes at work. - Tom, iş yaparken yapılan hatalardan endişeleniyor.

Making such a judgement may lead to wrong ideas. - Öyle bir yargılama yapmak yanlış fikirlere yönlendirebilir.

yap
commit

They voted to create a committee. - Bir komite oluşturmak için oylama yaptılar.

The enemy committed a horrible manslaughter in the city. - Düşman, şehirde korkunç bir katliam yaptı.

yapmak
fill
yapmak
hold

I'd like to hold a staff meeting first thing tomorrow afternoon, so could you reserve the conference room? - Yarın öğleden sonra ilk olarak personel toplantısı yapmak istiyorum, bu yüzden konferans salonunu ayırır mısın?

yapmak
put

It is easier to make plans than to put them into practice. - Planlar yapmak onları uygulamaya koymaktan daha kolaydır.

I have to dry my hair, put on makeup and get dressed. - Saçımı kurulamak, makyaj yapmak ve giyinmek zorundayım.

yapmak
redeem
yapmak
manage

How do they manage to find time to do that? - Onu yapmak için zaman bulmayı nasıl başarıyorlar?

How do you manage to find time to do that? - Bunu yapmak için zaman bulmayı nasıl başarıyorsunuz?

numara yapma
ploy
ayrım yapma
exception

Tom doesn't make exceptions for anyone. - Tom hiç kimse için ayrım yapmaz.

alıntı yapma
to quote
araştırma yapma
research
ayırımcılık yapma
to discriminate
açıklama yapma
explanation
doğrulukla yapma
accuracy to
eyer yapma veya satma işi
saddle making or selling business
hata yapma
making mistakes
haşiye yazma, çıkma yapma
PostScript writing, go to
kamp yapma
camping

You probably wouldn't like going camping with me. You're wrong. In fact, I think I'd like that very much. - Büyük olasılıkla benimle birlikte kamp yapmaya gitmek istemezsin. Yanılıyorsun. Aslında, onu çok fazla sevdiğimi düşünüyorum.

Tom decided that it wouldn't be much fun to go camping alone. - Tom tek başına kamp yapmaya gitmenin eğlenceli olmayacağına karar verdi.

kaynak yapma
Welding
kur yapma
courtship

Traditionally, men were expected to take the lead in courtship. - Geleneksel olarak erkeklerin kur yapmada öncülük etmesi bekleniyordu.

mastır yapma
to master
müzik yapma
making music
proje yapma
to project
resmini yapma
painting
rol yapma
role
toplantı yapma
to meeting
yap
committed

Many atrocities were committed during the war. - Savaş boyunca birçok zulüm yapıldı.

The enemy committed a horrible manslaughter in the city. - Düşman, şehirde korkunç bir katliam yaptı.

yapmak
go over
yapmak
{f} create

James Cameron created a new way to make movies. - James Cameron film yapmak için yeni bir yol ortaya çıkardı.

In other words, we create time, we are time-makers, and we create it in order to do whatever we want to. - Başka bir deyişle, biz zaman yaratırız, biz zaman yapıcılarıyız ve biz zamanı istediğimizi yapmak için yaratırız.

yapmak
conduct to
Kıllık yapma!
Don't be difficult!, Be a sport!
acil satıh yapma
(Askeri) emergency surface
akort yapma
preparation
akrabaya ayrıcalık yapma
nepotism
alan başı yapma
field flyback
alet yapma
toolmaking
aletlerle iş yapma
instrumentation
alışveriş yapma
marketing

Direct marketing is a means of allowing people to shop from home. - Doğrudan pazarlama insanların evden alışveriş yapmasını sağlayan bir yoldur.

İngilizce - İngilizce

yapma teriminin İngilizce İngilizce sözlükte anlamı

Yap
An atoll in the Caroline Islands of western Micronesia
yap
A badly behaved child, a brat
yap
An informal talk
yap
The high-pitched bark of a small dog
yap
The mouth, which produces speech
yap
To talk, especially excessively
yap
Of a small dog, to bark
yap
A bark; a yelp
yap
If a small dog yaps, it makes short loud sounds in an excited way. The little dog yapped frantically. An island group and state of the Federated States of Micronesia in the western Caroline Islands of the western Pacific Ocean. Discovered by the Spanish in 1791, it became part of a Japanese mandate after 1920 and fell to U.S. forces in 1945. the sound a small dog makes when it yaps
yap
{f} yelp, bark; talk noisily or foolishly; chatter
yap
informal terms for the mouth
yap
bark in a high-pitched tone; "the puppies yelped"
yap
To bark; to yelp
yap
{i} yelp, bark; chatter, foolish talk; uncouth person; mouth (Slang)
Türkçe - Türkçe
Tezeğin kalıplanıp kurutularak yakacak haline getirilmesi
Yapmak işi
İçten olmayan, içten gelmeyerek yapılan, yapmacık
Doğadaki şeylere benzetilerek insan eliyle yapılmış, yapay, sun'î
Doğadaki şeylere benzetilerek insan eliyle yapılmış, yapay, suni: "Eliyle bahçenin dökme taştan yapma mağaralarından birini göstererek..."- Y. K. Karaosmanoğlu. İçten olmayan, içten gelmeyerek yapılan, yapmacık: "Fakat fazla içliliği erkekliğe yakıştıramadığından kendini her zaman yapma bir sertliğin arkasına gizlerdi."- H. Taner
(Hukuk) İRAS ETME
yapma dil
Sun'î dil
yapma gübre
Sun'î gübre
yapma uydu
Herhangi bir gezegenin çevresindeki bir yörüngeye yer yüzünden fırlatarak yerleştirilmiş insan yapısı nesne, sunî peyk
yapma çiçek
Görünümü çiçeği andıran ve yumuşak maddelerle yapılan süs eşyası
yapmak
Onarmak, tamir etmek
yapmak
Bir şeyi başka bir şey durumuna getirmek: "Ayrıca terbiye edeceğim, onu yaman bir polis köpeği yapacağım."- R. H. Karay
Yapmak
(Osmanlı Dönemi) NEFŞ
Yapmak
(Hukuk) İKA ETMEK
Yapmak
gitmek
Yapmak
(Osmanlı Dönemi) SEFF
Yapmak
(Osmanlı Dönemi) TARR
Yapmak
çıkmak
Yapmak
(Osmanlı Dönemi) SUN'
Yapmak
icra etmek
Yapmak
akdetmek
yapmak
Düzenli bir duruma getirmek
yapmak
Üretmek
yapmak
Gerçekleştirmek
yapmak
Bir kimseye bir meslek kazandırmak; yetiştirmek
yapmak
Bir düşünceyi, bir davranışı, bir isteği işe dönüştürmek, gerçekleştirmek
yapmak
Olmak
yapmak
bir durum yaratmak
yapmak
Birini herhangi bir duruma düşürmek
yapmak
Ortaya koymak, gerçekleştirmek, oluşturmak, meydana getirmek
yapmak
Zarara yol açmak
yapmak
Etkili olmak
yapmak
Salgılamak, çıkarmak
yapmak
Dışkı çıkarmak
yapmak
Bir harekete, işe başlamak veya bir hareketle, işle uğraşmak
yapmak
Bir düşünceyi, bir davranışı, bir isteği işe dönüştürmek, gerçekleştirmek: "Elimi ağzına götürerek sus işareti yaptım."- R. H. Karay
yapmak
Ortaya koymak, gerçekleştirmek, oluşturmak, meydana getirmek: "Her görevi ayrım gözetmeden aynı titizlikle yapmak başarının sırrıdır."- Ç. Altan
yapmak
Olmasına yol açmak
yapmak
Bir işle uğraşmak, meşgul olmak: "Yaratıcı hamleler yapmak isteyen bir millet için mutlaka bir şeye inanmak lazım."- O. S. Orhon
yapmak
Bir dileği, bir isteği yerine getirmek, uygulamak, ifa etmek: "Şu işi yapıver diye yalvarmıştı da enişte engel olmuştu."- S. M. Alus
yapmak
Bir dileği, bir isteği yerine getirmek, uygulamak, ifa etmek
yapmak
Gerçekleştirmek: "İlk ve orta öğrenimini Anadolu'da yapmıştır."- Y. Z. Ortaç
yapmak
Olmak. İyilik veya kötülükte bulunmak
yapmak
Yol almak
yapmak
Bir işle uğraşmak, meşgul olmak
yapmak
Gerçek niteliğini vermek
yapmak
Tehdit yolyla birini herhangi bir duruma düşürmek
yapmak
Davranmak, hareket etmek
yapmak
Evlendirmek
yapmak
Bir kimseye bir meslek kazandırmak, yetiştirmek: "Onu da Üsküdar'daki ambar memuru yapmak suretiyle daireden uzaklaştırdı."- H. Taner
yapmak
Bir durum yaratmak: "Fırının harlı ateşi yanaklarını pembe pembe yapmıştı."- N. Araz
yapmak
Edinmek, sahip olmak
yerden yapma
Çok kısa boylu
yapma