yoğun

listen to the pronunciation of yoğun
Турецкий язык - Английский Язык
intense

Art is the most intense mode of individualism that the world has known. - Sanat dünyanın bildiği bireyciliğin en yoğun biçimidir.

Far from stopping, the storm became much more intense. - Fırtınanın durması söyle dursun, çok daha fazla yoğunlaştı.

intensive

We need to work more intensively and effectively. - Daha yoğun ve etkili çalışmamız gerekiyor.

Tom is still in intensive care. - Tom hâlâ yoğun bakımda.

dense

He has a very dense beard. - Onun çok yoğun bir sakalı var.

The mist was so dense that I could not see even an inch ahead. - Sis o kadar yoğundu ki bir inç önümü bile göremiyordum.

thick

We walked through thick bushes. - Biz yoğun çalılıkların arasından yürüdük.

Boil the soup down until it becomes thick. - Çorba yoğunlaşana kadar kaynatın.

rush hour

She started early in order to avoid the rush hour. - Yoğunluğa takılmamak için erken başladı.

If we don't hit the road soon, we'll get caught in the morning rush hour traffic. - Kısa sürede yola çıkmazsak, sabahleyin yoğun trafikte sıkışacağız.

concentrated

Taro concentrated on memorizing English words. - Taro, İngilizce kelimeleri ezberlemek üzerinde yoğunlaştı.

Tom concentrated on his work. - Tom işine yoğunlaştı.

dense, thick; concentrated; intense, intensive, crash
compact
busy

I've had a very busy morning. - Çok yoğun bir sabah geçirdim.

I have rather a busy afternoon in front of me. - Önümde oldukça yoğun bir öğleden sonram var.

concentrated, intense, intensive
gross
rich
turbid
stiff
crashing
pea soupy
dense; thick
hectic

After a hectic few days at work, Tom is looking forward to a change of pace. - İşte yoğun geçen birkaç günden sonra, Tom bir değişikliği iple çekiyor.

Tom had a hectic week. - Tom yoğun bir hafta geçirdi.

extensive

She was burned so extensively that her children no longer recognized her. - O kadar yoğun yandı ki çocukları onu artık tanımadı.

Extensive rainfall is expected throughout the region. - Bölgede yoğun sağanak bekleniyor.

heavy

We took a back road to avoid the heavy traffic. - Biz yoğun trafikten kaçınmak için, bir arka yoldan gittik.

He took a detour to avoid the heavy traffic. - Yoğun trafikten kaçınmak için tali yoldan gitti.

packing
condensed

A cloud is condensed steam. - Bir bulut, yoğunlaşmış subuharıdır.

crash

There was a chain-reaction crash during rush hour. - Yoğun trafikteki zincirleme bir kazaydı.

mass
(Tıp) condense

A cloud is condensed steam. - Bir bulut, yoğunlaşmış subuharıdır.

profound
intensively

We need to work more intensively and effectively. - Daha yoğun ve etkili çalışmamız gerekiyor.

The cat looked intensively at him with her big, round, blue eyes. - Kedi büyük, yuvarlak, mavi gözleriyle yoğun olarak ona baktı.

condensate
deep

We never experience our lives more intensely than in great love and deep sorrow. - Yaşamlarımızı büyük sevgiden ve derin kederden daha yoğun bir şekilde yaşamayız.

hard

Because of the thick fog, the street was hard to see. - Yoğun sis nedeniyle, sokağı görmek zordu.

We were late for school because it was raining hard. - Yoğun yağmur yağdığı için okula geç kaldık.

rushhour
keen
yoğun biçimde
intensely
yoğun çalışma
priming
yoğun bakım ünitesi
(Tıp, İlaç) Intensive Care Unit
yoğun istek üzerine
On great request, upon great demand
yoğun madde fiziği
Condensed matter physics
yoğun olmak
be busy
yoğun olmak
swamped
yoğun olmayan
non-intensive
yoğun bakım
intensive care

The two gunshot victims are in the intensive care unit at a nearby hospital. - İki kurşun mağduru yakındaki bir hastanede yoğun bakım ünitesinde bulunmaktadır.

Tom spent weeks in intensive care. - Tom yoğun bakımda haftalar geçirdi.

yoğun bakım ünitesi; enterfaz kontrol ünitesi
(Askeri) intensive care unit; interface control unit
yoğun beton
heavy concrete
yoğun duman
smother
yoğun faaliyet
hustle and bustle
yoğun kar yağışlı
thick with snow
yoğun kurs
intensive course
yoğun kurs
crash
yoğun kurs
crash course
yoğun küme
dense set
yoğun madde
concentrate
yoğun nüfuslu
thickly populated
yoğun nüfuslu
populous

India is poised to surpass China and become the world's most populous country. - Hindistan Çin'i geçip dünyanın en yoğun nüfuslu ülkesi olmaya hazır.

The U.S. gun homicide rate is 15 times higher than other populous, high income countries. - ABD silahlı cinayet oranı diğer yoğun nüfuslu, yüksek gelirli ülkelere göre 15 kat daha yüksektir.

yoğun nüfuslu
densely populated
yoğun olmak
have a hectic time
yoğun otlatma
intensive grazing
yoğun program
crash course
yoğun saat
rush hour

Going to school during the rush hour is tiring and unpleasant. - Yoğun saatlerde okula gitmek yorucu ve tatsızdır.

During the rush hours in Tokyo, traffic is heavy. - Tokyo'daki yoğun saatlerde trafik ağırdır.

yoğun sis
pea soup [(Konuşma Dili)]
yoğun sis
soup [(Konuşma Dili)]
yoğun sis
misty thickness
yoğun sis
turbid fog
yoğun sis
drizzling
yoğun sis
Scotch mist
yoğun sis
pea souper [(Konuşma Dili)]
yoğun sis tabakası
fog bank
yoğun tarım
intensive cultivation
yoğun top ateşine tutma
saturation bombing
yoğun trafik
heavy traffic
yoğun yağış
heavy rain

Following the heavy rainfall, there was a big flood. - Yoğun yağış ardından büyük bir sel vardı.

The track meet was called off on account of the heavy rain. - Atletizm karşılaşması yoğun yağış nedeniyle iptal edildi.

yoğun ücretli
wage intensive
sınav öncesi yoğun çalışma
cram
en yoğun olan
peak
yoğun şekilde
intensely
emek yoğun
(Ticaret) labour intensive
emek yoğun
(Ticaret) labor-intensive
emek yoğun
(Ticaret) labour-intensive
emek yoğun üretim
(Ticaret) craft production
emek-yoğun üretim
(Ticaret) craft production
yoğun bakım
(Tıp) intensive care unit
yoğun ilgi
great interest
yoğun ilgi
intense interest
yoğun şekilde
intensively
ücret yoğun
(Ticaret) wage intensive
acil servis yoğun bakım ünitesi
emergency intensive care unit
acil yoğun bakım
emergency intensive care
kanı yoğun olan, demevi
concluded that of demevi
emek yoğun
labor intensive
emek-yoğun
(Ticaret) labor intensive
emek-yoğun mal
(Ticaret) labor-intensive commodity
emek-yoğun mal
(Ticaret) labor intensive commodity
emek-yoğun mal
(Ticaret) labour intensive commodity
emek-yoğun teknik
(Ticaret) labor-intensive technique
en yoğun iş saatleri
core time
en yoğun olduğu durum
peak
en yoğun sezon
peak season
en yoğun zaman
peak time
işin en yoğun olduğu dönem
high season
işsizliğin yoğun olduğu bölge
distressed area
işsizliğin yoğun olduğu bölge
grey area
makine yoğun
machine-intensive
sermaye yoğun
(Askeri) capital-incentive
trafiğin en yoğun olduğu durum
peak of traffic
uyuşturucu trafiği yoğun bölge
(Askeri) high-intensity drug trafficking area
veri yoğun
(Bilgisayar) data-intensive
yılın en yoğun ayı
(Turizm) peak month
Турецкий язык - Турецкий язык
Etkisi güçlü olan, ağır koku vb
Hacmine oranla, ağırlığı çok olan, kesif
Etkisi güçlü olan, ağır
Koyu, ağır, kalın
tmış, çoğalmış bir durumda olan
Dolu, sıkı, çok
Kaba, kalın, iri (elek, iğne). Şişman, iri, tombul: "İtibarlı masalarda, sigaralarını içen, iri kalçalı, beyaz sarışın birtakım yoğun kadınlar..."- A. İlhan
Artmış, çoğalmış bir durumda olan
Şişman, iri, tombul
Kaba, kalın, iri
ağır
derin
kesif
sıkı
(Osmanlı Dönemi) UKD
(Osmanlı Dönemi) ACÜR
yoğun madde fiziği
Yoğun madde fiziği fiziğin maddenin makroskopik fiziksel özellikleri ile ilgilenen dalıdır. Özel olarak bileşenlerin oldukça büyük ve aralarındaki etkileşimin güçlü olduğu "yoğunlaşmış" maddeleri inceler
yoğun bakım
Hastanelerde ağır hastaların tedavisi için özel bakımın uygulandığı bölüm
yoğun bakım
Ağır hastaların tedavisi için uygulanan özel bakım
yoğun
Избранное