sön

listen to the pronunciation of sön
Турецкий язык - Английский Язык

Определение sön в Турецкий язык Английский Язык словарь

son
end

Is there any end in sight to the deepening economic crisis? - Derinleşen ekonomik krizin görünürde bir sonu var mı?

There will be an economic crisis at the end of this year. - Bu yılın sonunda bir ekonomik kriz olacak.

son
final

The lioness finally gave chase to the gazelle. - Dişi aslan sonunda ceylanı kovaladı.

He finally became the president of IBM. - O, sonunda IBM'in başkanı oldu.

son
ultimate

Who will ultimately decide? - Eninde sonunda kim karar verecek?

So ultimately, with Tatoeba we are only building the foundations… to make the Web a better place for language learning. - Yani sonuçta, Web'i dil öğrenmede daha iyi bir yer yapmak için biz Tatoeba ile sadece temelleri inşa ediyoruz.

son
recent

Recent advances in medicine are remarkable. - Tıptaki son gelişmeler dikkat çekiyor.

Recently, the increasing diversity of computer use has extended far beyond the realms of the office. - Son zamanlarda, bilgisayar kullanımında artan çeşitlilik, ofis alanlarının çok ötesine uzandı.

son
last

Advances in science and technology and other areas of society in the last 100 years have brought to the quality of life both advantages and disadvantages. - Son 100 yılın bilim ve teknoloji ve topluluğun diğer alanlarındaki gelişmeler hayat kalitesine hem avantajlar hem de dezavantajlar getirdi.

The last time I went to China, I visited Shanghai. - Çin'e gittiğim en son zaman, Şangay'ı ziyaret ettim.

son
latest

I just bought the latest version of this MP3 player. - Ben az önce bu MP3 çaların en son sürümünü satın aldım.

His motorcycle is the latest model. - Onun motosikleti en son model.

son
finish

I will study abroad when I have finished school. - Okulu bitirdikten sonra yurtdışında eğitim yapacağım.

Apply two coats of the paint for a good finish. - İyi bir sonuç için iki tabaka boya uygula.

son
result

You shouldn't sleep with a coal stove on because it releases a very toxic gas called carbon monoxide. Sleeping with a coal stove running may result in death. - Kömür sobasıyla uyumamalısınız. Çünkü karbonmonoksit olarak adlandırılan çok zehirli bir gaz içerir. Kömür sobasıyla uyumak ölümle sonuçlanabilir.

If you divide any number by zero, the result is undefined. - Eğer herhangi bir sayıyı sıfıra bölerseniz, sonuç tanımsızdır.

son
conclusion

The conclusion reached by a study is People who think their feet are smelly, have smelly feet; people who think they aren't, don't. - Bir çalışma ile ulaşılan sonuç ayaklarının pis koktuğunu düşünen insanların kötü kokan ayakları vardır; ayaklarının kötü kokmadığını düşünen insanların yoktur.

What led you to this conclusion? - Seni bu sonuca götüren nedir?

son
supreme

It made me supremely happy. - Bu beni son derece mutlu etti.

son
last; recent; latest; final; definitive; last; end, conclusion, close; ending; final; expiration; end, death; result; breakup; placenta, afterbirth
son
firm

He took charge of the firm after his father's death. - Babasının ölümünden sonra firmanın sorumluluğunu o aldı.

Last summer, I finally left the firm that I had joined twelve years before. - Geçen yaz, sonunda on iki yıl önce katılmış olduğum firmadan ayrıldım.

son
tip
son
inappellable
son
expire

My driver's license expires at the end of this month. - Sürücü lisansım bu ayın sonunda sona eriyor.

The contract expires today. - Antlaşma bugün sona eriyor.

son
breakup
son
(Tıp) secundines
son
the last

The last time I went to China, I visited Shanghai. - Çin'e gittiğim en son zaman, Şangay'ı ziyaret ettim.

Yesterday was the last day of school. - Dün okulun son günüydü.

son
(Bilgisayar) to
son
expiree
son
concluding

I was too hasty in concluding that he was lying. - Onun yalan söylediği sonucuna varmada çok aceleci davrandım.

Members of the board will meet for a concluding session on March 27, 2013. - Yönetim kurulu üyeleri, 27 Mart 2013 tarihinde bir sonuç oturumu için bir araya gelecek.

son
utter

Tom was utterly disappointed. - Tom son derece hayal kırıklığına uğradı.

He was utterly perplexed. - O son derece şaşırmıştı.

son
desition
son
water

Water will evaporate after it is boiled. - Su kaynatıldıktan sonra buharlaşır.

What would you like after dinner? Coffee, tea, or mint water? - Akşam yemeğinden sonra ne istersin? Kahve, çay ya da nane suyu?

son
desistence
son
(Tıp) sone

Monica Sone was a Japanese-American writer. - Monica Sone, Japon asıllı Amerikalı bir yazardı.

I heard there were many double suicides in Sonezaki. - Sonezaki'de birçok çift intihar olduğunu duydum.

son
lag
son
death

He took charge of the firm after his father's death. - O, babasının ölümünden sonra firmanın sorumluluğunu üstüne aldı.

He took charge of the firm after his father's death. - Babasının ölümünden sonra firmanın sorumluluğunu o aldı.

son
terminatory
son
bottom

I bet my bottom dollar he is innocent. - Onun masum olduğuna son dolarıma bahse girerim.

Tom found the wallet he thought he'd lost after searching the house from top to bottom. - Evi baştan aşağı aradıktan sonra Tom, kaybettiğini düşündüğü cüzdanı buldu.

son
all in all

All in all, how many different schools have you attended? - Sonuçta, kaç tane farklı okula devam ettin?

All in all, after ten years of searching, my friend got married to a girl from the Slantsy region. - Her şeyi düşünerek, on yıllık araştırmadan sonra, arkadaşım Slantsy bölgesinden bir kızla evlendi.

son
cross-section
son
tail
son
(deyim) fag-end
son
end-all
son
lattermost
son
foot

Football is a simple game. 22 men chase a ball for 90 minutes, and at the end the Germans always win. - Futbol basit bir oyundur.22 Adam bir topun peşinden 90 dakika boyunca koşar ve sonunda hep Almanların kazandığı bir oyundur.

It is fun playing football after school. - Okuldan sonra futbol oynamak eğlencelidir.

son
lag end
son
(Bilgisayar) in the last

The population has doubled in the last five years. - Nüfus son beş yıl içinde iki katına çıkmıştır.

Tom has been convicted of drunken driving twice in the last four years. - Tom son dört yılda iki kez alkollü araba sürmekten mahkûm edildi.

son
kiss-off
son
aftermath
son
culminate

The celebrations culminated in a spectacular fireworks display. - Kutlamalar muhteşem bir havai fişek gösterisi ile sonuçlandı.

The European Union is set up with the aim of ending the frequent and bloody wars between neighbours, which culminated in the Second World War. - Avrupa Birliği, ikinci dünya savaşı ile sonuçlanan sık ve kanlı komşu devletler arasındaki savaşları bitirme amacıyla kuruldu.

son
latter

Love is above money. The latter can't give as much happiness as the former. - Sevgi paranın üstündedir. Sonraki önceki kadar çok mutluluk veremez.

The end of which there were two little sketches of rhetoric and logic, the latter finishing with a specimen of a dispute in the Socratic method. - Onun sonunda konuşma sanatı ve mantık ile ilgili , Socrates metodunda herhangi bir anlaşmazlık örneği ile biten ikincisinin sonunda iki küçük skeç vardı.

son
full

Tom had pockets full of cash after a lucky night at the casino. - Kumarhanedeki şanslı bir geceden sonra, Tom'un cepler dolusu nakiti vardı.

There needs to be a full stop at the end of a sentence. - Bir cümlenin sonunda nokta olması gerekir.

son
fate

In the end the two families accepted their fate. - Sonunda iki aile kaderini kabul etti.

Fadil's devastating fate finally came to light. - Fadıl'ın yıkıcı kaderi sonunda gün ışığına çıktı.

son
conclusive
son
definitive
son
tail end
son
sunset

After Tom finished watering the plants, he sat down on the porch to enjoy the sunset. - Tom bitkileri sulamayı bitirdikten sonra, o, gün batımının keyfini çıkarmak için veranda da oturdu.

We arrived about forty-five minutes after sunset. - Gün batımından yaklaşık kırk beş dakika sonra vardık.

son
curtains

The room looks different after I've changed the curtains. - Perdeleri değiştirmemden sonra oda farklı görünüyor.

son
afterbirth; placenta
son
expiration
son
late

Did the error occur right from the start or later on? - When? - Hata baştan sağda mı yoksa sonradan mı meydana geldi? - Ne zaman?

Hurry up, or you will be late for the last train. - Acele et, yoksa son treni kaçıracaksın.

son
farewell
son
bedrock
son
(Hukuk) outcome

You've got to answer for the outcome. - Sonucun hesabını vermek zorundasın.

What was the outcome of the election? - Seçimin sonucu neydi?

son
end , final , last
son
nth
son
omega
son
full stop

One should put a full stop at the end of the sentence. - Biri cümlenin sonunda bir nokta koymalı.

One should add a full stop at the end of the sentence. - Cümlenin sonunda nokta konulmalı.

son
secundine
son
quietus
son
lastly, last, at the end, after all the others
son
ending

The small car boom is ending. - Küçük araba artışı sona eriyor.

He talked about ending the war in Korea. - Kore'deki savaşa son verme hakkında konuştu.

son
ruination
son
expiry
son
finis

I will study abroad when I have finished school. - Okulu bitirdikten sonra yurtdışında eğitim yapacağım.

Having finished my work, I left the office. - İşimi bitirdikten sonra bürodan ayrıldım.

son
terminal

Sami learned he had terminal cancer. - Sami son aşamada bir kanseri olduğunu öğrendi.

son
denouement
son
extremity
son
kiss off
son
last; final; the most recent
son
end, conclusion, termination
son
termination
son
afterbirth
son
finishing

Tom joined the navy after finishing college. - Tom üniversiteyi bitirdikten sonra donanmaya katıldı.

I'm adding the finishing touches now. - Ben şimdi son rötuşları yapıyorum.

son
close

It was clear to everyone that the vote would be close. - Seçim sonucunun yakın olacağı herkes tarafından biliniyordu.

Close the door after you. - Sizden sonra kapıyı kapatın.

son
(Denizbilim) boundary
son
sequel
son
closure
son
crucial

The first minutes after a heart attack are crucial. - Bir kalp krizinden sonra ilk dakikalar çok önemlidir.

son
top end
son
culmination
son
doom

They fled the doomed company like rats deserting a sinking ship. - Onlar sonu gelmiş şirketten, batan gemiyi terk eden fareler gibi kaçtılar.

son
extreme

The British people in general are extremely fond of their pets. - İngiliz halkı genel olarak evcil hayvanlarına son derece düşkündür.

Dynamite fishing is extremely destructive to reef ecosystems. - Dinamit balıkçılığı resif ekosistemler için son derece tahrip edicidir.

son
by the end

Tom can expect to hear from us by the end of the month. - Tom gelecek ayın sonuna kadar bizden haber almayı bekleyebilir.

You will have guessed its meaning by the end of the chapter. - Bölümün sonunda onun anlamını tahmin etmiş olacaksınız.

son
last of
son
epilogue
son
fine

It's going to be fine this afternoon. - Bu öğleden sonra hava güzel olacak.

It will be fine this afternoon. - Bu öğleden sonra hava güzel olacak.

son
dernier
son
kibosh
son
{i} upshot
son
{i} issue

The latest issue of the magazine will come out next Monday. - Derginin son basımı gelecek pazartesi yayınlanacak.

son zamanlarda
lately

I haven't seen anything of Mr Kimura lately. - Son zamanlarda Bay Kimura ile ilgili bir şey görmedim.

You've been coming home early lately, haven't you? - Son zamanlarda eve erken geliyorsun, değil mi?

son söz
final say

Unfortunately, Fadil doesn't have a final say on this. - Maalesef, Fadil'in bu konuda son sözü yok.

Tom said you have the final say. - Tom senin son söze sahip olduğunu söyledi.

son vermek
end

Sami wanted to end his life. - Sami kendi hayatına son vermek istedi.

He tried in vain to put an end to their heated discussion. - Onların hararetli tartışmaya bir son vermek için boşuna uğraştı.

son vermek
terminate
son bir çaba göstermek
spurt
son söz
last word

Charlie decided to cross out the last word. - Charlie, son sözü iptal etmeye karar verdi.

Tom is the kind of person who always has to have the last word. - Tom her zaman son sözü söylemek zorunda kalan insan türüdür.

son vermek
cease
son vermek
put an end

He tried in vain to put an end to their heated discussion. - Onların hararetli tartışmaya bir son vermek için boşuna uğraştı.

I want to put an end to the quarrel. - Ben tartışmaya bir son vermek istiyorum.

son günlerde
recently

Recently, Tom has been hanging out with Mary all the time. - Son günlerde Tom her zaman Mary ile takılıyor.

He has recently returned from France. - Son günlerde Fransa'dan döndü.

son derece
tremendously

He is tremendously handsome. - O, son derece yakışıklıdır.

It helped me out tremendously. - Bu bana son derece yardımcı oldu.

son eser
swan song
son hızla
flat out
son olarak
eventual
son olarak
ultimately
son vermek
wind up
son kullanma tarihi
Best before
son çare olarak
as a last resort
son bölüm
tail
son bölüm
final section
son bölüm
epilogue
son cümle
(Reklam) baseline
son derece
well-being
son derece
intensely
son derece
darned
son derece
(Argo) terrifically
son derece
intense
son derece
out-and-out
son derece
eminently
son derece
enormously

Sami became enormously successful as a developer. - Sami bir geliştirici olarak son derece başarılı oldu.

son derece
vitally
son derece
desperately

I desperately need a car. - Bir arabaya son derece ihtiyacım var.

Tom needs the money desperately. - Tom'un paraya son derece ihtiyacı var.

son derece
extremely

Dynamite fishing is extremely destructive to reef ecosystems. - Dinamit balıkçılığı resif ekosistemler için son derece tahrip edicidir.

Tom is extremely thankful to Mary for her help. - Tom Mary'ye onun yardımı için son derece minnettar.

son derece
gloating
son derece
through-going
son derece
almighty
son derece
profoundly
son derece
surpassingly
son derece
all-fired
son derece
mightily
son derece
exceedingly

We're exceedingly proud of you. - Seninle son derece gurur duyuyoruz.

I thought that went exceedingly well. - Onun son derece iyi gittiğini düşünüyordum.

son derece biçimsiz
hideous
son derece dikkatsiz
sloppy
son derece komik
(Argo) killing
son derece kötü
abject
son derece modern
ultramodern
son derece sefil
wretched
son derece öfkelenmiş
red-hot
son durum
(Bilgisayar) last status
son durum incelemesi
postmortem
son ek
(Tıp) mycetes
son model
the latest

I have a bicycle of the latest model. - En son model bir bisikletim var.

His car is the latest model. - Onun arabası son model.

son model
(Tıp) state-of-the-art
son model
the last word
son olarak
in conclusion
son olarak
once for all

He gave up his attempt once for all. - O ilk ve son olarak girişiminden vazgeçti.

son olarak
terminally
son olarak
once and for all

The government should strengthen their army once and for all! - Hükümet son olarak kendi ordusunu güçlendirmelidir.

He gave up his attempt once and for all. - O son olarak girişiminden vazgeçti.

son olarak
once again
son sonuç
(Bilgisayar) last result
son söz
the latest
son söz
cue
son söz
afterword
son teknoloji
cutting-edge technology
son teknoloji
cutting edge technology
son teknoloji
high technology
son ver
(Bilgisayar) dismiss
son ver
(Bilgisayar) terminate

Mary terminated our friendship. - Mary dostluğumuza son verdi.

son vermek
drop
son vermek
dissolve
son vermek
doomed
son vermek
(deyim) bring to an end
son vermek
break something off
son vermek
termine
son vermek
(deyim) bust up
son vermek
call a halt to
son vermek oturum vs
adjourn
son zamanlarda
in recent years

Chemistry has made notable progress in recent years. - Kimya bilimi son zamanlarda dikkate değer bir gelişim gösterdi.

son ürün
final product
son ürün
(Teknik,Tekstil) finished product
son ürün
end result
son günlerdeki
recent
son söz
say

Unfortunately, Tom isn't the one who has the final say on this. - Ne yazık ki, Tom bununla ilgili son sözü söyleyen kişi değil.

Tom said you have the final say. - Tom senin son söze sahip olduğunu söyledi.

son bulma
termination
son dakika haberi
news flash
son darbe
settler
son model
brand new

son model araba aldım.

Английский Язык - Английский Язык

Определение sön в Английский Язык Английский Язык словарь

SON
Sonora, a state of Mexico
SON
SupraOptic Nucleus
SON
socked on the nose
Son
Jesus Christ, whom Christians believe to be the son of God
son
A male person who has such a close relationship with an older or otherwise more authoritative person that he can be regarded as a son of the other person
son
A male descendant

The pharaohs were believed to be sons of the Sun.

son
A male child, a boy or man in relation to his parents; one's male offspring

The Chinese and Indians say all too often: I want a son, not a daughter..

son
A familiar address to a male person from an older or otherwise more authoritative person

Son, can't you see that she's just a little girl? — Bruce Springsteen, Working on the Highway.

son
A male person considered to have been significantly shaped by some external influence

He was a son of the mafia system.

son
A male adopted person in relation to his adoption parents
son
{n} a male-child, native, descendant
son
{i} male child, male offspring
son
male child, as in: He brought his son and daughter to work today to teach them about our industry
son
A Cuban dance similar to the Bolero except that it is wilder in rhythmic accent and more violent in step pattern It is the Son which first served as a basis for the Mambo which in turn became the triple Mambo, now known as Cha Cha This slow rhythmic dance was originally in 2/4 time It became Americanized and is usually played in 4/4 time
son
the divine word of God; the second person in the Trinity (incarnate in Jesus)
son
An early style of Cuban dance music, resulting from the blending of African and Spanish influences; the root of most of the familiar styles of Afro-Cuban dance music It was played by small bands, using guitar or tres, maracas, guiro, claves, bongo, and other instruments
son
(Service Order Number): The SON is the number issued by the local exchange carrier to confirm the order for the ISDN service It provides a matching number for cross referencing the order to the phone company
son
One important form the the merging of African and Spanish influences resulted in, it is the root of most familiar styles of Afro-Cuban dance music A blend of the music of the spanish farmers (campesinos) and African slaves, it is believed to have originated in Oriente (the eastern province of Cuba) toward the end of the 19th century (slavery was abolish in 1878) It was played by small bands, using guitar or tres, maracas, guiro, claves, bongo, a marimbula and a botija The more urban style played in Havana at the beginning of the century became a national style in 1920
son
Most influential Cuban style initiated in the second half of the nineteenth century in the eastern province of Oriente It combines Spanish elements of the Canci n style and instruments with African rhythm and percussion Early forms were interpreted by the Campesinos and developed by the Changui groups
son
abbr Service Order Number
son
The SON is the number issued by the local exchange carrier to confirm the order for the ISDN service It provides a matching number for cross referencing the order to the phone company
son
Summary of Need
son
The son is perhaps the oldest and certainly the classic Afro-Cuban form, an almost perfect balance of African and Hispanic elements Originating in Oriente province, it surfaced in Havana around World War I and became a popular urban music played by string-and-percussion quartets and septetos Almost all the numbers Americans called rumbas were, in fact, sones "El Manicero" ("The Peanut Vendor") was a form of son derived from the street cries of Havana and called a pregon The rhythm of the son is strongly syncopated, with a basic chicka-CHUNG pulse
son
A male child, a boy or man in relation to his parents; ones male offspring
son
A native or inhabitant of some specified place; as, sons of Albion; sons of New England
son
but
son
equals
son
A male descendant, however distant; hence, in the plural, descendants in general
son
A male child; the male issue, or offspring, of a parent, father or mother
son
feelings Some people use son as a form of address when they are showing kindness or affection to a boy or a man who is younger than them. Don't be frightened by failure, son
son
a male human offspring; "their son became a famous judge"; "his boy is taller than he is"
son
A missionary for whom one acted as trainer
son
the divine word of God; the second person in the Trinity (incarnate in Jesus) a male human offspring; "their son became a famous judge"; "his boy is taller than he is
son
A man, especially a famous man, can be described as a son of the place he comes from. New Orleans's most famous son, Louis Armstrong. sons of Africa
son
Jesus Christ, the Savior; called the Son of God, and the Son of man
son
The produce of anything
son
The Son is the Source of Reason, LOGOS, in the universe There is only one Son, one Reason, one LOGOS, one Christ (Traditionally, the LOGOS in John 1 1 was translated as "the Word," but the Greek LOGOS can also be translated as "Reason ")
son
Any young male person spoken of as a child; an adopted male child; a pupil, ward, or any other young male dependent
son
Someone's son is their male child. He shared a pizza with his son Laurence Sam is the seven-year-old son of Eric Davies They have a son
Son of God
Jesus Christ
Son of Man
Jesus Christ
son et lumière
An outdoor show consisting of special lighting effects projected onto a building, accompanied by music or narration

Free son et lumière shows, known as Les Clairs de Lune, are projected onto the chateau's façade nightly from July to mid-September.

son of a bitch
Any objectionable thing

This son of a bitch won’t move! Marty exclaimed as he grappled with the supermarket cart.

son of a bitch
An objectionable person

Count Davia, like a Son of a Bitch as he is, Chop'd upon mine and the Duke of Mantuu's Equipage, and rubb'd off with our Plate, Jewels, and other Knicknacks of Inestimable Value.

son of a gun
son of a bitch
son of a whore
The son of unmarried parents, an illegitimate child, a bastard
son of a whore
An objectionable person

You son of a whore! How could you go behind my back with Ann?!.

son of a whore
The son of a prostitute
son of privilege
a boy born into a wealthy or powerful family, to be raised without the hardships experienced by the poor or the working class
son of the manse
A specifically male child of the manse
son of the morning
A traveler
son-in-law egg
A boiled egg that has been shelled and then deep-fried
son-in-law eggs
plural form of son-in-law egg
son-of-a-bitch
Alternative spelling of son of a bitch
son-in-law
{n} one married to a person's daughter
sons
plural of son
Турецкий язык - Турецкий язык

Определение sön в Турецкий язык Турецкий язык словарь

son
En arkada bulunan
son
Olanca
son
Etene, eş, döl eşi, meşime, plasenta
son
Artık ondan ötesi veya başkası olmayan: "Son altı karıncayı Kadırga meydanında birkaç yıl evvel görmüştüm."- H. A. Yücel
son
Olum
son
En son, bitiş nihayet
son
Ses gürlüğü birimi
son
Artık ondan ötesi veya başkası olmayan
son
Levent Kırca'nın yönettiği bir film
son
Bir şeyin en arkadan gelen bölümü, bitimi, nihayet
son
Şimdiki zamana en yakın zamandan beri olan veya bu zamanda yapılmış, olmuş olan, ilk karşıtı: "Gündüzün son ışıklarıyla beraber sanki odadan eşya da çekiliyordu."- P. Safa
son
"- M
son
Şimdiki zamana en yakın zamandan beri olan veya bu zamanda yapılmış, olmuş olan, ilk karşıtı
son
Plasenta
son
Etene
son
Olum. Olanca: "Son kuvvetiyle: Ya Ali! diye bağırdı
Son
nihayet

Tom nihayet eşcinsel olduğunu itiraf ettiğinde herkes zaten onun eşcinsel olduğunu biliyordu. - Tom sonunda kabullenmeye karar verdiğinde herkes zaten onun eşcinsel olduğunu biliyordu.

Nihayet doktorun sekreteri Tom'un adını seslendi. - Sonunda doktorun sekreteri Tom'un ismini çağırdı.

Son
münteha
son
(Osmanlı Dönemi) ahir
Английский Язык - Турецкий язык

Определение sön в Английский Язык Турецкий язык словарь

son
oğul

O, arazisini oğulları arasında dağıttı. - He distributed his land among his sons.

Şimdi büyük oğullar babalarından oldukça bağımsızlar. - The elder sons are now quite independent of their father.

son
erkek evlat.oğul
son
son of a gun it kırıntısı
son
{i} erkek evlât

Tom mükemmel erkek evlattır. - Tom is the perfect son.

Tom bana bir erkek evlat gibi. - Tom is like a son to me.

son
oğlu

Benim bir oğlum ve bir de kızım var. Oğlum New York'ta ve kızım da Londra'da. - I have a son and a daughter. My son is in New York, and my daughter is in London.

Küçük oğlum araba sürebiliyor. - My little son can drive a car.

son
{i} çocuk

Karısı ona iki kızı ve bir erkek çocuk doğurdu - His wife bore him two daughters and a son.

Bir çocuk bir şarkıdan daha çabuk ne öğrenir? - What will a child learn sooner than a song?

son
{i} oğul, erkek evlat
son
Hazreti İsa
son
piç oğlu piç
son
evladım
son
Hay Allah
son
it oğlu it
son
oğlum

Küçük oğlum araba sürebiliyor. - My little son can drive a car.

Aptal oğlumun ne yaptığını biliyor musun? Şimdi bile o üniversiteden mezun olup iş bulmak yerine tüm zamanını pachinko oynayarak geçiriyor. - You know what my idiot son's doing? Even now he's graduated from university he spends all his time playing pachinko instead of getting a job.

son
ibn
son
mahdum
son of a bitch
piç kurusu
son of a bitch
(Argo) itoğlu it
son of a bitch
(Argo) it herif
son of a bitch
(Argo) fırlama
son of a bitch
(Argo) aşağılık herif
son of a bitch
alçak
son of a bitch
orospu çocuğu

Ben bir orospu çocuğunun annesiyim. - I'm the mother of a son of a bitch.

son of a gun
şamata herif
son of a gun
fırlama
son-in-law
damat

Tom iyi bir damat mı? - Is Tom a good son-in-law?

Senin damat onu ona verdi, zira onun ona çok ihtiyacı vardı. - Your son-in-law gave it to him, for he needed it badly.

sons
oğlu

Tom'un iki oğlu var, İkisi de Boston'da yaşıyor. - Tom has two sons. Both of them live in Boston.

İnanıyorum, onun iki oğlu var. - He has two sons, I believe.

sons
evlad
sons
oğullar

O, arazisini oğulları arasında dağıttı. - He distributed his land among his sons.

Şimdi büyük oğullar babalarından oldukça bağımsızlar. - The elder sons are now quite independent of their father.

sons
erkekler
sons
çoluk çocuk
sön

    Расстановка переносов

    son

    Антонимы

    daughter, father, mother, parent

    Произношение

    Этимология

    [ s&n ] (noun.) before 12th century. Middle English, from Old English sunu, from Proto-Germanic *sunuz (compare West Frisian soan, Dutch zoon, German Sohn), from Proto-Indo-European *suHnús (compare Tocharian B soṃśke, Lithuanian sūnùs, Russian сын (syn), Avestan hūnuš, Sanskrit sūnú), from *seu̯H- 'to give birth' (compare Old Irish suth 'offspring', Tocharian A/B se/soyä ‘son’, Ancient Greek υἱύς (hyiús), υἱός (hyiós) ‘id.’, Armenian ustr 'id.', Avestan hu- 'to bear, beget', Sanskrit sūte 'she bears, he begets').

    Общие Словосочетания

    sön model

    Слово дня

    hemidemisemiquaver
Избранное