Düşünmek için zamanım yoktu. Kanaate dayalı karar almak zorundaydım.
- I didn't have time to think. I had to make a judgment call.
O bana bir yalancı demekten geri kalmadı.
- He as good as called me a liar.
Sadece merhaba demek için arıyorum.
- I'm just calling to say hi.
Bu öğleden sonra beni ara.
- Call me this afternoon.
İki gün içinde beni yeniden ara.
- Call me again in two days.
Tom geç kalacağını Mary'ye söylemek için aradı.
- Tom called to tell Mary that he'd be late.
Tom Mary'yi ona geç kalacağını söylemek için aradı.
- Tom called Mary to tell her he'd be late.
Bir gün seni ziyaret etmek istiyorum.
- I would like to call on you one of these days.
Her şeyden önce, Jim'i ziyaret etmek zorundayım.
- First of all, I have to call on Jim.
If we knew what we were doing, it wouldn't be called research, would it?
- Wenn wir wüssten, was wir tun, würde man es nicht Forschung nennen, oder?
Sven was so verbose that his friends resorted to calling him a chatterbox.
- Sven war so wortreich, dass seine Freunde sich darauf verlegten, ihn ein Plappermaul zu nennen.