güzelleştirilen

listen to the pronunciation of güzelleştirilen
Turkish - English
prettified
güzel
{s} good

This sure tastes good! - Gerçekten güzel bir tadı var.

It smelled really good. - Gerçekten güzel koktu.

güzel
{s} lovely

Because you're a sweet and lovely girl. - Çünkü sen tatlı ve güzel bir kızsın.

Whenever we have such lovely rain, I recall the two of us, several years ago. - Her nezaman böyle güzel bir yağmurumuz olsa, ben yıllar öncesini, ikimizi hatırlıyorum.

güzel
pleasant

It was hard for me to act pleasantly to others. - Başkalarına güzel bir şekilde davranmak benim için çok zordu.

I had a pleasant dream last night. - Dün gece güzel bir rüya gördüm.

güzel
{s} beautiful

Nagasaki, where I was born, is a beautiful port city. - Doğduğum yer olan Nagasaki, güzel bir liman kentidir.

What a beautiful rainbow! - Ne güzel bir gökkuşağı!

güzel
pretty

My mother bought me a pretty dress this past Sunday. - Geçtiğimiz Pazar annem bana güzel bir elbise aldı.

Trang is as pretty as Dorenda. - Trang Dorenda kadar güzeldir.

güzel
nice

The style is nice, but do you have it in a different color? - Tarz güzel, ama farklı bir renginiz var mı?

It must be nice to have friends in high places. - Yüksek yerlerde arkadaşlara sahip olmak güzel olmalı.

güzel
{s} fine

He wrote a fine preface to the play. - O, oyun için güzel bir önsöz yazdı.

She is studying fine art at school. - Okulda güzel sanatlar okuyor.

güzel
smart

I think it's the smart thing to do. - Sanırım o yapmak için güzel şey.

It's the smart thing to do. - Bu yapılacak güzel bir şey.

güzel
beauty

How about spending an elegant and blissful time at a beauty salon? - Bir güzellik salonunda hoş ve mutlu bir zaman geçirmeye ne dersin?

That car is a real beauty. - O araba gerçek bir güzelliktir.

güzel
beautiful, good-looking, elegant; pretty, nice, lovely; good, fine; (hava) fine, pleasant, favourable; shapely; enjoyable; beautifully; well; nicely; beauty; beauty queen; Fine! Good! Well!
güzel
beautifully

She can sing and dance beautifully. - O güzel şekilde şarkı söyleyebilir ve dans edebilir.

The trick worked beautifully. - Hile çok güzel çalıştı.

güzel
prettily
güzel
handsome

He had handsome dark eyes with long lashes. - Onun uzun kirpikli güzel koyu gözleri vardı.

A very handsome prince met an exceptionally beautiful princess. - Çok yakışıklı bir prens istisnai güzel bir prensesle tanıştı.

güzel
likely

It is likely to be fine tomorrow. - Yarın hava muhtemelen güzel olacak.

güzel
{s} nifty
güzel
{s} well

Well, the night is quite long, isn't it? - Güzel, gece çok uzun, değil mi?

Mariko speaks English well. - Mariko İngilizceyi güzel konuşur.

güzel
comely
güzel
the beautiful

The beautiful French language is lost. - Güzel Fransızca lisanı kayboldu.

The beautiful girl with black hair was in the park. - Siyah saçlı güzel kız parkta idi.

güzel
delight
güzel
wellfavored
güzel
favourable
güzel
sightly
güzel
(Argo) bad

Time is a good physician, but a bad cosmetician. - Zaman iyi bir hekim ama kötü bir güzellik uzmanıdır.

I can't help but feel like the ending of Breaking Bad was ridiculously rushed, still an amazing show but it could've been better. - Kendimi Breaking Bad'in sonunun gülünç bir şekilde aceleye getirildiğini düşünmekten alıkoyamıyorum - yine de çok güzel bir dizi ama daha iyi olabilirdi.

güzel
enjoyable
güzel
{s} well favoured
güzel
{s} beauteous
güzel
nicely

The fire's blazing nicely now. - Ateş artık güzelce yanıyor.

Tom's creative thinking nicely complemented Mary's organizational talents. - Tom'un yaratıcı düşüncesi Mary'nin örgütsel yeteneklerini güzelce tamamladı.

güzel
spiffy
güzel
dilly
güzel
charming

Jane is fat and rude, and smokes too much. However, Ken thinks she's lovely and charming. That's why they say love is blind. - Jane şişman ve kaba ve çok sigara içiyor. Fakat, Ken onun güzel ve çekici olduğunu düşünüyor. Aşkın gözü kördür demelerinin nedeni bu.

güzel
cherub
güzel
grateful
güzel
sheene
güzel
delightful
güzel
enviable
güzel
treacly
güzel
good-looking

She said that she was good-looking. - O, güzel olduğunu söyledi.

He wants to meet that good-looking girl. - Güzel bir kızla tanışmak istiyor.

güzel
rosy

She has beautiful rosy cheeks. - Onun güzel al yanakları var.

güzel
dreamy
güzel
sharp

The most beautiful flowers have the sharpest thorns. - En güzel çiçeklerin en keskin dikenleri vardır.

güzel
well-favored
güzel
self sufficiency
güzel
agreeable
güzel
well-favoured
güzel
delicate
güzel
elegant

How about spending an elegant and blissful time at a beauty salon? - Bir güzellik salonunda hoş ve mutlu bir zaman geçirmeye ne dersin?

Fifth Avenue is an elegant street. - Beşinci sokak güzel bir sokaktır.

güzel
(Argo) def

You're definitely prettier than Mary. - Kesinlikle Mary'den daha güzelsin.

The real definition of science is that it's the study of the beauty of the world. - Bilimin gerçek tanımı, dünyanın güzelliğini araştırmaktır.

güzel
good-looker
güzel
(Konuşma Dili) bully for you
güzel
delicious
güzel
gaiiant
güzel
winsome
güzel
attractive

She is very pretty, I mean, she is attractive and beautiful. - O çok sevimlidir, yani, çekici ve güzeldir.

Mary isn't as beautiful as her sister, but she's still quite attractive. - Mary kız kardeşi kadar güzel değil fakat hâlâ oldukça çekici.

güzel
bracing
güzel
glorious
güzel
gallant
güzel
graceful

Ice skating can be graceful and beautiful. - Buz pateni zarif ve güzel olabilir.

She is beautiful, and what is more, very graceful. - O güzel ve ayrıca çok zarif.

güzel
shapely
güzel
personable
güzel
grand

My grandfather goes for a walk on fine days. - Dedem güzel günlerde yürüyüşe gider.

I have three beautiful granddaughters. - Üç tane güzel kız torunum var.

güzel
fair

She was the fairest in the whole land. - O bütün ülkenin en güzeliydi.

The sky promises fair weather. - Gökyüzü güzel hava vaadediyor.

güzel
stunning

Mary is stunningly beautiful. - Mary şaşırtıcı bir şekilde güzel.

She was stunningly beautiful. - O şaşırtıcı bir şekilde güzeldi.

güzel
princely
güzel
bully
güzel
dilly peach
güzel
prettier

You're definitely prettier than Mary. - Kesinlikle Mary'den daha güzelsin.

She is getting prettier and prettier. - Gittikçe güzelleşiyor.

güzel
beautifull
güzel
nice looking
güzel
favorable

Attendance should be good provided the weather is favorable. - Hava güzel olması koşuluyla, katılım iyi olmalı.

güzel
swell
güzel
plummy
güzel
{s} sapid
güzel
sweet

He whispered sweet nothings into her ear. - Kulağına güzel ama anlamsız sözler fısıldadı.

Because you're a sweet and lovely girl. - Çünkü sen tatlı ve güzel bir kızsın.

güzel
beautifully, well
güzel
belle

Mary looked like Belle from the Beauty and the Beast. - Mary Güzel ve Çirkin'den Belle'ye benziyordu.

güzel
{s} pulchritudinous
güzel
beauty queen
güzel
{s} well favored
güzel
{s} ducky
güzel
good looking

This woman is very good looking. - Bu kadın çok güzel görünüyor.

What did you think of Tom? He's got a nice voice. Just a nice voice? Well, his face is nothing special, right? Really! I think he's pretty good looking. - Tom hakkında ne düşünüyorsun? Onun güzel bir sesi var. Sadece güzel bir ses mi? Pekala, onun yüzü özel bir şey değil, değil mi? Gerçekten mi! Sanırım o oldukça yakışıklı.

güzel
bonny
güzel
copesetic
güzel
goodlooking
güzel
{s} appealing

It is possible to launder language to make it more appealing and uplifting. - Onu daha güzel ve çekici yapmak için dili aklamak mümkündür.

güzel
junoesque
güzel
{s} goluptious
güzel
{s} goodly
güzel
good, excellent, fine
güzel
beautiful, pretty
güzelleştirilen
Favorites