güzelleştir

listen to the pronunciation of güzelleştir
Turkish - English
beautify

Hundreds of years ago, married Japanese women would blacken their teeth to beautify themselves. - Yüzyıllar önce evli Japon kadınlar kendilerini güzelleştirmek için dişlerini karartırlardı.

prettify

Do not prettify the violence! - Şiddeti güzelleştirmeyin!

{f} prettified
güzel
{s} good

This sure tastes good! - Gerçekten güzel bir tadı var.

At last a good idea struck me. - Sonunda aklıma güzel bir fikir geldi.

güzel
{s} lovely

We had a lovely meal. - Biz güzel bir yemek yedik.

Because you're a sweet and lovely girl. - Çünkü sen tatlı ve güzel bir kızsın.

güzel
pleasant

It was a pleasant day, but there were few people in the park. - Güzel bir gündü ama parkta çok az kişi vardı.

Today was a pleasant day. - Bugün güzel bir gündü.

güzel
{s} beautiful

Nagasaki, where I was born, is a beautiful port city. - Doğduğum yer olan Nagasaki, güzel bir liman kentidir.

Switzerland is a very beautiful country and well worth visiting. - İsviçre, çok güzel bir ülkedir ve ziyaret edilmeye değerdir.

güzel
pretty

She sang pretty well. - O oldukça güzel söyledi.

Trang is as pretty as Dorenda. - Trang Dorenda kadar güzeldir.

güzel
nice

It must be nice to have friends in high places. - Yüksek yerlerde arkadaşlara sahip olmak güzel olmalı.

I hope it will be nice. - Havanın güzel olacağını umuyorum.

güzel
{s} fine

Effort produces fine results. - Çaba güzel sonuçlar üretir.

He wrote a fine preface to the play. - O, oyun için güzel bir önsöz yazdı.

güzel
smart

I think it's the smart thing to do. - Sanırım o yapmak için güzel şey.

It's the smart thing to do. - Bu yapılacak güzel bir şey.

güzel
beauty

Japan is famous for her scenic beauty. - Japonya manzara güzelliğiyle ünlüdür.

That car is a real beauty. - O araba gerçek bir güzelliktir.

güzel
beautifully

The trick worked beautifully. - Hile çok güzel çalıştı.

She played the piano beautifully. - O, güzelce piyano çaldı.

güzel
handsome

The handsome prince fell in love with a very beautiful princess. - Yakışıklı prens çok güzel bir prensese aşık oldu.

He had handsome dark eyes with long lashes. - Onun uzun kirpikli güzel koyu gözleri vardı.

güzel
beautiful, good-looking, elegant; pretty, nice, lovely; good, fine; (hava) fine, pleasant, favourable; shapely; enjoyable; beautifully; well; nicely; beauty; beauty queen; Fine! Good! Well!
güzel
prettily
güzel
likely

It is likely to be fine tomorrow. - Yarın hava muhtemelen güzel olacak.

güzel
{s} well

Switzerland is a very beautiful country and well worth visiting. - İsviçre, çok güzel bir ülkedir ve ziyaret edilmeye değerdir.

Mariko speaks English well. - Mariko İngilizceyi güzel konuşur.

güzel
{s} nifty
güzel
comely
güzel
the beautiful

What should we do to protect the beautiful earth from pollution? - Güzel dünyayı kirlilikten korumak için ne yapmalıyız?

We stood looking at the beautiful scenery. - Biz güzel manzaraya bakarak ayakta durduk.

güzel
delight
güzel
{s} beauteous
güzel
(Argo) bad

One of the nice things about being bald is that you never have a bad hair day. - Kel olmakla ilgili güzel şeylerden biri, asla kötü bir saçlı bir gününün olmamasıdır.

I can't help but feel like the ending of Breaking Bad was ridiculously rushed, still an amazing show but it could've been better. - Kendimi Breaking Bad'in sonunun gülünç bir şekilde aceleye getirildiğini düşünmekten alıkoyamıyorum - yine de çok güzel bir dizi ama daha iyi olabilirdi.

güzel
enjoyable
güzel
wellfavored
güzel
nicely

I thought it worked nicely. - Onun güzelce çalıştığını düşündüm.

Tom's creative thinking nicely complemented Mary's organizational talents. - Tom'un yaratıcı düşüncesi Mary'nin örgütsel yeteneklerini güzelce tamamladı.

güzel
favourable
güzel
sightly
güzel
spiffy
güzel
dilly
güzel
{s} well favoured
güzel
cherub
güzel
good-looking

That girl is good-looking. - O kız güzel görünümlü.

Mary is a good-looking woman. - Mary güzel bir kadın.

güzel
rosy

She has beautiful rosy cheeks. - Onun güzel al yanakları var.

güzel
grateful
güzel
delightful
güzel
enviable
güzel
delicious
güzel
sharp

The most beautiful flowers have the sharpest thorns. - En güzel çiçeklerin en keskin dikenleri vardır.

güzel
dreamy
güzel
elegant

Fifth Avenue is an elegant street. - Beşinci sokak güzel bir sokaktır.

The Avenue of the Champs Elysées is very beautiful and very elegant. - Şanzelize Caddesi çok güzel ve çok şıktır.

güzel
(Konuşma Dili) bully for you
güzel
winsome
güzel
sheene
güzel
gaiiant
güzel
self sufficiency
güzel
well-favored
güzel
agreeable
güzel
treacly
güzel
well-favoured
güzel
delicate
güzel
(Argo) def

A pretty girl like you will definitely be noticed. - Senin gibi güzel bir kız kesinlikle fark edilir.

Mary was definitely the prettiest girl at the party. - Mary kesinlikle partide en güzel kızdı.

güzel
good-looker
güzel
charming

Jane is fat and rude, and smokes too much. However, Ken thinks she's lovely and charming. That's why they say love is blind. - Jane şişman ve kaba ve çok sigara içiyor. Fakat, Ken onun güzel ve çekici olduğunu düşünüyor. Aşkın gözü kördür demelerinin nedeni bu.

güzel
attractive

She is very pretty, I mean, she is attractive and beautiful. - O çok sevimlidir, yani, çekici ve güzeldir.

Mary isn't as beautiful as her sister, but she's still quite attractive. - Mary kız kardeşi kadar güzel değil fakat hâlâ oldukça çekici.

güzel
bracing
güzel
graceful

She is beautiful, and what is more, very graceful. - O güzel ve ayrıca çok zarif.

Ice skating can be graceful and beautiful. - Buz pateni zarif ve güzel olabilir.

güzel
glorious
güzel
gallant
güzel
shapely
güzel
personable
güzel
stunning

Alice has stunning legs. - Alice çok güzel bacaklara sahip.

She was stunningly beautiful. - O şaşırtıcı bir şekilde güzeldi.

güzel
princely
güzel
fair

The sky promises fair weather. - Gökyüzü güzel hava vaadediyor.

Life isn't fair, but it's still good. - Yaşam adil değil ama hala güzel.

güzel
grand

Every day grandfather and grandmother gave the kitten plenty of milk, and soon the kitten grew nice and plump. - Büyük babam ve büyük annem kedi yavrusuna her gün bir sürü süt verdi ve kısa sürede yavru güzel ve tombul oldu.

I have three beautiful granddaughters. - Üç tane güzel kız torunum var.

güzel
nice looking
güzel
bully
güzel
beautifull
güzel
dilly peach
güzel
prettier

She is getting prettier and prettier. - Gittikçe güzelleşiyor.

You're prettier than her. - Sen ondan daha güzelsin.

güzel
beauty queen
güzel
{s} sapid
güzel
swell
güzel
plummy
güzel
sweet

He whispered sweet nothings into her ear. - Kulağına güzel ama anlamsız sözler fısıldadı.

That flower smells sweet. - O çiçek güzel kokuyor.

güzel
favorable

Attendance should be good provided the weather is favorable. - Hava güzel olması koşuluyla, katılım iyi olmalı.

güzel
{s} pulchritudinous
güzel
{s} ducky
güzel
{s} well favored
güzel
beautifully, well
güzel
belle

Mary looked like Belle from the Beauty and the Beast. - Mary Güzel ve Çirkin'den Belle'ye benziyordu.

güzel
good looking

This woman is very good looking. - Bu kadın çok güzel görünüyor.

That lady is very good looking. - O hanım çok güzel gözüküyor.

güzel
bonny
güzel
junoesque
güzel
{s} goodly
güzel
{s} goluptious
güzel
good, excellent, fine
güzel
{s} appealing

It is possible to launder language to make it more appealing and uplifting. - Onu daha güzel ve çekici yapmak için dili aklamak mümkündür.

güzel
copesetic
güzel
beautiful, pretty
güzel
goodlooking
güzelleştir
Favorites