Onların hepsi satıldı.
- Sie waren alle ausverkauft.
Ve o onları çok özlüyor.
- Und sie vermisst sie sehr.
Onlar balık ve et satıyorlar.
- Sie verkaufen Fisch und Fleisch.
Onları affet, zira onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar.
- Vergib ihnen, denn sie wissen nicht, was sie tun.
Sizden çöpünüzü ormana atmamanızı rica ediyoruz.
- Wir bitten Sie, Ihre Abfälle nicht in den Wald zu werfen.
Sizinle otobüs durağında buluşabilirim.
- Ich kann Sie am Busbahnhof treffen.
Sizinle konuşmak istiyor.
- Er will Sie sprechen.
Onlar ona toplu cinayet dediler.
- Sie bezeichneten es als Massenmord.
Siz birbirinize uygun değilsiniz dediler.
- Sie haben gesagt: „Wir passen nicht zusammen.“
Onlar sömürgecilikle ilgililer.
- They are related to colonization.
Onlar yüzme ile ilgililer.
- They're interested in swimming.
Onların başka şarapları yok.
- They have no more wine.
Onlar çukur kazıyorlar.
- They're digging a hole.
Başardıkları her şey için onu ve Vali Palin'i tebrik ediyorum ve önümüzdeki aylarda bu milletin sözünü yenilemek için onlarla çalışmaya can atıyorum.
- I congratulate him and Governor Palin for all they have achieved, and I look forward to working with them to renew this nation's promise in the months ahead.
Lütfen kendine iyi bak.
- Please take good care of yourself.
Kendine gelirsen, hoş bir şey alırsın.
- Behave yourself, and you'll get something nice.
Kendini benim yerime koy.
- Put yourself in my place.
Arada sırada kendinizi başkasının yerine koymak iyidir.
- It's good to put yourself in someone else's place now and then.
Kendini benim yerime koy.
- Put yourself in my position.
Kendini benim yerime koy.
- Put yourself in my place.
Tüm yapmanız gereken elinizden geleni yapmaktır.
- All you have to do is to do your best.
Sizden görevinizi yapmanızı isteyeceğim.
- I'm going to ask you to do your duty.
Bana yardımcı ol, olur mu?
- Give me a hand, will you?
Çeviri yapmama yardımcı olur musun?
- Will you help me translate?
İnsanların ne dediği umurumda değil.
- I don't care about what they say.
Tüm insanlar özgür, şeref ve haklar bakımından eşit doğar. Akıl ve vicdana sahiplerdir ve birbirlerine karşı kardeşlik ruhuyla hareket etmelidir.
- All human beings are born free and equal in dignity and rights. They are endowed with reason and conscience and should act towards one another in a spirit of brotherhood.
Are they all the same?
- Sind sie alle gleich?
We don't see things as they are, but as we are.
- Wir sehen die Dinge nicht, wie sie sind, sondern wie wir sind.
Do you have difficulty understanding what women or small children say to you?
- Haben Sie Schwierigkeiten zu verstehen, was Ihnen Frauen oder kleine Kinder sagen?
Why do you want to leave today?
- Wieso wollen Sie heute abfahren?
Will you please hold this edge?
- Können Sie es an diesem Ende festhalten?
Please will you close the door when you go out.
- Schließen Sie bitte die Tür, wenn Sie hinausgehen.
I can't think with that noise, she said, as she stared at the typewriter.
- Ich kann bei diesem Lärm nicht denken, sagte sie auf die Schreibmaschine starrend.
No matter what I do, she says I can do better.
- Was auch immer ich tue, sie sagt, ich kann es besser.
Das Unglaublichste an Wundern ist, dass sie geschehen.
- W cudach najbardziej niewiarygodnym jest to, że się zdarzają.
Ich wäre so gern schöner, würde gern mehr gefallen und beliebter sein, aber das ist nichts, was über Nacht geschehen kann.
- Tak bardzo chciałabym stać się piękniejszą, byłabym bardziej lubiana, lecz to nie jest coś, co może stać się w jedną noc.
Ich weiß nicht, was passieren wird.
- Nie wiem co się wydarzy.
Verkehrsunfälle passieren jeden Tag.
- Wypadki drogowe zdarzają się codziennie.