tamlık

listen to the pronunciation of tamlık
التركية - الإنجليزية
completeness
nicety
exactitude
plenitude
entirety
accuracy
exactness
preciseness
thoroughness
precision
truth
faithfulness
complement
wholeness
precision, integrity, accuracy
integrity
particularity
totality
tam
{s} whole

She got full marks by memorizing the whole lesson. - O, bütün dersi ezberleyerek tam not aldı.

By September I will have known her for a whole year. - Eylül ayı itibarıyla tam bir yıldır onu tanıyoruz.

tam
{s} complete

All is completed with this. - Hepsi bununla tamamlandı.

He was completely absorbed in his work. - Tamamen işine dalmıştı.

tam
exact

The plane arrived exactly at nine. - Uçak tam olarak dokuzda vardı.

What exactly are you doing? - Tam olarak ne yapıyorsun?

tam
{s} full

I worked for a full 24 hours without getting any sleep. - Hiç uyumadan tam 24 saat çalıştım.

The cherry trees are in full blossom. - Kiraz ağaçları tamamen çiçeklenmişler.

tam
{s} overall
tam
{s} accurate

This seems entirely accurate. - Bu tamamen doğru gibi görünüyor.

Tom claims he can accurately predict the future. - Tom geleceği tam olarak tahmin edebildiğini iddia ediyor.

tam
proper

The facts weren't properly understood. - Gerçekler tam olarak anlaşılmadı.

The property was almost completely overgrown with wild blackberry bushes. - Arazi neredeyse tamamen yabani böğürtlen çalılarla kaplanmıştı.

tam
just

Just as we were leaving the exam room the doctor waved his hand saying, 'bye-bye'. - Muayene odasından tam ayrılırken doktor hoşça kal diyerek elini salladı.

The store is just across from the theater. - Dükkan tiyatronun tam karşısında.

tam
{s} thorough

We were thoroughly satisfied with his work. - Onun işinden tamamen tatmin olduk.

I checked Tom thoroughly. - Tom'u tamamen kontrol ettim.

tam
(Ticaret) total

Lunar eclipses can be total or partial. - Güneş tutulmaları tam ya da bölümlü olabilir.

You guys are totally clueless. - Siz acayip kılıklı herifler tamamen cahilsiniz.

tam
{s} literal

I took what she said literally. - Onun söylediğini tam olarak anladım.

I was literally stunned by what I saw. - Gördüğüm şey karşısında tam anlamıyla afallamıştım.

tam
quite

He looked confident but his inner feelings were quite different. - Emin görünüyordu fakat onun iç duyguları tamamen farklıydı.

I don't quite agree with you. - Sizinle tamamen aynı fikirde değilim.

tam
{s} simple

It wasn't quite that simple. - O tam olarak o kadar basit değildi.

tam
{s} correct

Please tell me the correct time. - Lütfen bana tam saati söyle.

This watch keeps correct time. - Bu saat tamamen doğrudur.

tam
flat

Would you have time to fix this flat tire now? - Senin bu patlak tekeri şimdi tamir etmek için zamanın olur muydu?

Her girlfriend is completely flat-chested. - Onun kız arkadaşı tamamen düz göğüslü.

tam
sound

It sounds exactly like Tom. - O tam Tom'a benziyor.

Tom didn't sound entirely convinced. - Tom tamamen ikna olmuş görünmüyordu.

tam
undivided

Tom had Mary's undivided attention. - Tom Mary'nin tam ilgisine sahipti.

tam
definite

Sometime I'll definitely visit France. I just don't know exactly when. - Bir gün kesinlikle Fransa'yı ziyaret edeceğim. Sadece tam olarak ne zaman olduğunu bilmiyorum.

Tom definitely knows exactly what happened. - Tom kesinlikle tam olarak ne olduğunu biliyor.

tam
smack in
tam
every bit

He is every bit a gentleman. - O, tam bir beyefendi.

tam
literally

Does the city literally owe its existence to Mussolini? - Şehir varlığını tam anlamıyla Mussolini'ye mi borçlu?

I took what she said literally. - Onun söylediğini tam olarak anladım.

tam
particular
tam
slipt
tam
integrate
tam
smack into
tam
on the beam
tam
as well
tam
grand

I don't remember my grandmother's face accurately. - Ben büyük annemin yüzünü tam olarak hatırlamıyorum.

I don't remember my grandmother's face exactly. - Babaannemin yüzünü tam olarak hatırlamıyorum.

tam
refined
tam
diagnostic
tam
superb
tam
smack onto
tam
from a to z
tam
definitive
tam
unerring
tam
precision
tam
smack on
tam
perfect

I assure you Tom will be perfectly safe. - Tom'un tamamen güvenli olacağına sizi temin ederim.

I can understand your position perfectly. - Pozisyonunuzu tamamen anlayabiliyorum.

tam
immaculate
tam
bang
tam
implicit
tam
unadulterated
tam
finished

They finished eighty miles' journey. - Onlar seksen millik yolculuğu tamamladılar.

Tom finished off the ice cream that was in the freezer. - Tom dondurucudaki dondurmayı tamamen bitirdi.

tam
direct

I don't know exactly where Kyoko lives, but it's in the direction of Sannomiya. - Ben tam olarak Kyoko'nun nerede yaşadığını bilmiyorum, ama Sannomiya yönünde.

tam
intact
tam
truly
tam
true

This story may sound strange, but it's absolutely true. - Bu hikaye kulağa acayip gelebilir ama tamamen gerçektir.

Tom couldn't completely rule out the possibility that what Mary said was true. - Tom, Mary'nin söylediğinin gerçek olduğu ihtimalini tamamen görmezden gelemedi.

tam
precisely

What precisely are you doing? - Tam olarak ne yapıyorsun?

Come here at precisely six o'clock. - Tam altıda buraya gel.

tam
entire

He is not entirely without courage. - O, tamamen cesaretsiz değil.

You won't be let down if you read the entire book. - Kitabın tamamını okursanız hayal kırıklığına uğramazsınız.

tam
absolute

It's an absolute waste of time to wait any longer. - Daha fazla beklemek tam bir zaman kaybıdır.

What you said is absolute nonsense. - Dediğin şey tamamen saçmalıktır.

tam
unqualified
tam
outright

This translation is outright wrong. - Bu çeviri tamamen yanlış.

tam
sharp

The meeting began at nine o'clock sharp. - Toplantı tam dokuzda başladı.

The bus stopped sharply. - Otobüs tam vaktinde durdu.

tam
exactly

What exactly are you doing? - Tam olarak ne yapıyorsun?

It's exactly what I wanted. - O, tam olarak benim istediğimdir.

tam
due

Due to global warming, cities could be completely submerged. - Küresel ısınmadan dolayı, şehirler tamamen batırılmış olabilir.

Due to recent events, it is completely impossible for me to focus on my work. - Son zamanlardaki olaylar sebebiyle, kendimi işime vermem tamamen imkansız.

tam
precise

He said he was already more than fifty years old, fifty five, to be precise. - O çoktan elli yaşından daha fazla olduğunu, tam olarak elli beş olduğunu söyledi.

Tom knows precisely how Mary feels. - Tom Mary'nin nasıl hissettiğini tam olarak biliyor.

tam
strict

Our relationship is strictly professional. - İlişkimiz tam anlamıyla profesyonel.

My interest in politics is strictly academic. - Siyasete ilgim tamamen akademik.

tam
utter

The shy boy was utterly embarrassed in her presence. - Utangaç erkek çocuğu onun varlığında tamamen sıkıldı.

She is an utter stranger to me. - O, bana tamamen yabancıdır.

tam
very

He left his last job for very this reason - İşinde tam bu yüzden ayrıldı.

He was detected in the very act of stealing. - O, tam çalma anında tespit edildi.

This is the very place that I have long wanted to visit. - Burası tam uzun süredir ziyaret etmek istediğim yer.

tam
crass
tam
good

He, just like you, is a good golfer. - O, tam senin gibi, iyi bir golfçü.

A good idea occurred to me just then. - Tam o sırada aklıma iyi bir fikir geldi.

tam
full-blown
tam
graphic
tam
unabridged
tam
unrelieved
tam
veritable
tam
regular
tam
desperately
tam
completely

He was completely absorbed in his work. - Tamamen işine dalmıştı.

Her words were completely meaningless. - Onun sözleri tamamen anlamsızdı.

tam
a full
tam
complete of
tam
just as

When he whispered something into her ear, she moved just as he said, as if she had been hypnotized. - O onun kulağına bir şey fısıldadığında, o sanki hipnotize olmuş gibi, tam onun söylediği gibi hareket etti.

Just as we were leaving the exam room the doctor waved his hand saying, 'bye-bye'. - Muayene odasından tam ayrılırken doktor hoşça kal diyerek elini salladı.

tam
{s} mathematical

Mathematically, everything's good. But it seems completely improbable to me. - Matematiksel olarak her şey iyi. Ama benim için tamamen muhtemel görünmüyor.

tam
at the time

I was right there with Tom at the time. - Ben o zaman Tom'la birlikte tam oradaydım.

tam
all out

Your ideas are all out of date. - Sizin fikirleriniz tamamen çağ dışıdır.

tam
to a t
tam
{s} rightdown
tam
slick
tam
{s} round

America did not invent human rights. In a very real sense, it is the other way round. Human rights invented America. - Amerika insan haklarını icat etmedi. Gerçek anlamda, tam tersidir. İnsan hakları Amerika'yı icat etti.

tam
{s} solid
tam
{s} even

Prime numbers are like life; they are completely logical, but impossible to find the rules for, even if you spend all your time thinking about it. - Asal sayılar hayata benzer, onlar tamamen mantıksaldır fakat, eğer tüm zamanınızı onun hakkında düşünmek için harcarsanız kurallarının bulunması imkânsızdır.

The events unfolded just as she predicted. - Olaylar tam onun tahmin ettiği gibi meydana geldi.

tam
fully

He reported fully what he had seen to the police. - O, ne gördüğünü polise tam olarak bildirdi.

My house is fully insured. - Evim tam sigortalıdır.

tam
allout
tam
repair

I am going to have my watch repaired by John. - Saatimi John'a tamir ettireceğim.

This car needs repairing. - Bu arabanın tamire ihtiyacı var.

tam
slap bang
tam
{s} factual
tam
{s} clear

I want to make this perfectly clear. - Bunu tamamen açık yapmak istiyorum.

Before understanding the situation clearly, he hastily gave his opinion. - Meseleyi daha tam anlamadan, alelacele fikrini söyledi.

tam
{s} accomplished

They accomplished their mission. - Onlar misyonlarını tamamladılar.

Tom and Mary accomplished their mission without any difficulty. - Tom ve Mary herhangi bir zorluk olmadan görevlerini tamamladı.

tam
orthodox
tam
{s} thoroughgoing
tam
{s} stark
tam
{s} integral

Death is an integral part of life. - Ölüm hayatın tamamlayıcı bir parçasıdır.

tam
{s} sheer

It is a sheer waste of time. - O tamamen zaman kaybı.

It was sheer coincidence that Mary and I were on the same train. - Mary ve benim aynı trende olmamız, tamamen bir tesadüftü.

tam
{s} engrained
tam
{s} plumb

The plumber used many tools to fix our sink. - Tesisatçı bizim lavaboyu tamir etmek için birçok alet kullandı.

Can you fix this or should I call a plumber? - Bunu tamir edebilir misin yoksa bir tesisatçı çağırmam mı gerekiyor.

tam
{s} square
tam
holo
tam
{s} unreserved
tam
{s} ingrained
tam
blank
tam
unobstructed
tam
root and branch
tam
out and out
tam
consummate
tam
bang on
tam
straight

Tom sat alone, staring straight ahead. - Tom tam karşıda bakarken tek başına oturuyordu.

She told the joke with a completely straight face. - O, tamamen gülmeyen bir suratla fıkra anlattı.

tam
{s} plenary
tam
prompt
tam
plunk
tam
complete, entire, whole; exact, precise, perfect; prompt, sharp; just, very; completely, exactly, precisely, bang
tam
fully, completely: tam teşekküllü bir hastane a fully equipped hospital. Görevini tam yapmanı istiyorum. I want you to carry out your duty to the full
tam
the very

This is the very video I have been looking for. - Bu tam aradığım video.

Never give up till the very end. - Tam sonuna kadar vazgeçme.

tam
exactly; right; immediately; precisely; just: Orada tam yedi yıl çalıştı. He worked there for exactly seven years. Tam zamanında geldin. You've come right on time. Tam karşımda oturuyordu. She was sitting immediately opposite me. Şimdi tam sırası! Now's just the right time! Tam istediğiniz gibi yaptım. I did it just as you wanted me to
tam
downright

It sounds downright frightening. - Bu tamamen korkutucu görünüyor.

This place is downright creepy. - Bu yer tamamen tüyler ürpertici.

tam
whole, full; complete, perfect: tam ekmek a whole loaf of bread. tam maaş full salary. tam iki kilo a full two kilos. tam yetki full authority/full power. tam istihdam full employment. tam üye full member. tam pansiyon full pension/full room and board. tam bir Fransız a Frenchman through and through. tam bir ziyafet a real banquet. tam bir rezalet an out-and-out disgrace
tam
trueborn
tam
{s} dead

There was a dead silence. - Tam bir sessizlik vardı.

Tom was dead set against the idea. - Tom fikre tamamen karşıydı.

tam
{s} unalloyed
tam
{s} intimate
tam
{s} prize
tam
right

Tom arrived at just the right moment. - Tom tam doğru zamanda geldi.

It must bother you to have taken a bad master. I'm stupid too. So, it's all right. - Kötü bir öğretmene sahip olmak sizi rahatsız ediyor olmalı. Ben de aptalım. Öyleyse, tamam.

tam
ingrain
tam
{s} unambiguous
tam
{s} unredeemed
tam
{s} unmitigated

His speech was an unmitigated disaster. - Onun konuşması tam anlamıyla bir felaketti.

tam
{s} positive
tam
spot on
tam
according to Cocker
tam
{s} rank
التركية - التركية
Eksik olmama durumu, olgunluk
Eksik olmama durumu, olgunluk: "... bin bir çeşit meziyet, fazilet, tamlık ve kemal..."- R. H. Karay
tam
Gerçek, ehliyetli, yetkin, kusursuz: "Reşit Galip tam bir idealist gibi öldü."- O. S. Orhon
tam
Bütün, tüm
tam
Eksiksiz, kesintisiz
tam
Eksiksiz, kesintisiz: "Tam iki saat yalandan tamirle uğraştım."- A. Gündüz
tam
Zaman ve yer için anlamı kesinleştirir: "Bohçasını aldı, tam çıkacaktı..."- Ö. Seyfettin
tam
Amerikan doları
tam
Sırasında, anında: "Tam mağazaya gireceğim zaman arkamdan bir ses geldi."- Ö. Seyfettin
tam
Anlamı kesinleştirir
tam
Bakırcılıkta, yapımı bitirilmiş ve kalaylanmış dövme kap
tam
Sırasında, anında
tam
Küçük kulübe, ev
tam
Gerçek, ehliyetli, yetkin, kusursuz
tam
Uygun olarak, tıpkı, aynı
الإنجليزية - التركية

تعريف tamlık في الإنجليزية التركية القاموس.

tam
iskoç beresi
tamlık
المفضلات