sıkılık

listen to the pronunciation of sıkılık
التركية - الإنجليزية
tightness
firmness
(Otomotiv) stiffness
air resistance
seize
tightness; strictness; stinginess
stringency
closeness (of a weave or knit)
fastness
snug
tenacity
compactness
toughness
density
sıkı
firm

Holding on to the rope firmly, I came safely to land. - İpe sıkıca tutunarak karaya güvenli bir şekilde geldim.

They parted with a firm handshake. - Sıkı bir tokalaşmayla ayrıldılar.

sıkı
{s} stringent
sıkı
strict

When he was in the military, he conformed to the strict army rules. - O askerdeyken, sıkı ordu kurallarına uydu.

They accused the teacher of being too strict with the children. - Onlar öğretmeni çocuklara çok sıkı olmakla suçladı.

sıkı
tight

She gripped my arm tightly. - O, kolumu sıkıca kavradı.

She took hold of my hand and held it tightly. - O, elimi kavradı ve onu sıkıca tuttu.

sıkılık cihazı
pressure drop apparatus
sıkılık ölçme aleti
sounding device
sıkı
compact

Tom has a trash compactor. - Tom'un bir çöp sıkıştırıcısı var.

sıkı
dense
sıkı
rigorous
sıkı
close-bodied
sıkı
(Konuşma Dili) hard and fast
sıkı
close-fitting
sıkı
straits

She was in dire straits, but made a virtue out of necessity. - O çok sıkıntıdaydı ama mecbur olduğu işi isteyerek yaptı.

If she continues to live with a man she doesn't love for his money, the day will come when she will despair and be in dire straits. - O parası için sevmediği bir adamla yaşamaya devam ederse, onun umudunu keseceği ve müthiş sıkıntıda olacağı gün gelecektir.

sıkı
four

He remained there for four years. Great joy and distress awaited him. - O orada dört yıl kaldı. Onu büyük sevinç ve sıkıntı bekliyordu.

sıkı
nonindulgent
sıkı
close fit
sıkı
intimate
sıkı
concerted
sıkı
strong

His handshake is very strong. - Onun el sıkışması çok güçlüdür.

Tom's handshake is very strong. - Tom'un el sıkışması çok güçlü.

sıkı
(Avcılık) load
sıkı
difficulty

When I was in England, I had great difficulty trouble in speaking English. - Ben İngiltere'deyken İngilizce konuşmakta büyük sıkıntı yaşadım.

Are you in any difficulty? - Herhangi bir sıkıntı içinde misin?

sıkı
trouble

What is most troublesome is the corruption of the best. - En sıkıntılı olan en iyinin yozlaşmasıdır.

I could tell at a glance that she was in trouble. - Bakar bakmaz bir sıkıntısı olduğunu anlamıştım.

sıkı
unpermissive
sıkı
fine

The sentence seems fine to me. - Cümlede bir sıkıntı göremedim.

sıkı
hard-line
sıkı
stiff

You're probably bored stiff. - Muhtemelen çok sıkılmışsın.

sıkı
close fitting
sıkı
searching
sıkı
taut
sıkı
careful
sıkı
solid
sıkı
tense

The government's financial situation is tense. - Hükümetin mali durumu sıkıntılı.

sıkı
{s} hard

If she studied hard, she could pass the exam. - Sıkı çalışsa, sınavı geçebilir.

I worked hard to succeed. - Başarmak için sıkı çalıştım.

sıkı
tightly

She gripped my arm tightly. - O, kolumu sıkıca kavradı.

She took hold of my hand and held it tightly. - O, elimi kavradı ve onu sıkıca tuttu.

sıkı
strictest
sıkı
closely (woven)
sıkı
strong, heavy (wind or blow with the fist)
sıkı
firm hand

Tom has a good firm handshake. - Tom'un sağlam bir el sıkışması var.

They parted with a firm handshake. - Sıkı bir tokalaşmayla ayrıldılar.

sıkı
tighter

Tom hugged Mary even tighter. - Tom Mary'ye daha da sıkı sarıldı.

sıkı
strict, strictly observed or enforced
sıkı
numerous and pressing (jobs). 10
ağzı sıkılık
discretion
ağzı sıkılık
reticence
ağzı sıkılık
secretiveness
eli sıkılık
illiberality
sıkı
{s} fast

Check all the loose knots and fasten them tight. - Tüm gevşek düğümleri kontrol edin ve onları sıkı bağlayın.

Hold fast to this tree. - Bu ağaca sıkı dayanın.

sıkı
foursquare
sıkı
{s} gross
sıkı
sure

We'll have troubles for sure. - Kesinlikle sıkıntılarımız olacak.

If you leave now, I'm sure you'll be caught in a traffic jam. - Eğer şimdi gidersen, bir trafik sıkışıklığına yakalanacağına eminim.

sıkı
{s} close

The closet door is stuck. - Dolap kapısı sıkıştı.

He usually operates behind tightly closed doors. - O genellikle sıkıca kapalı kapılar ardında çalışır.

sıkı
iron

Tom has an ironclad alibi for the night of Mary's murder. - Tom'un Mary'nin cinayet gecesi için sıkı bir mazereti var.

sıkı
serried
sıkı
(araştırma) searching
sıkı
wad (for a muzzle-loader)
sıkı
close (weave)
sıkı
tight; firm
sıkı
close bodied
sıkı
numerous and pressing (jobs)
sıkı
slang first-rate, great, very good
sıkı
tight; firm, fast; dense, compact; thick; strict; severe; close, fine; tightfisted, tight, stingy, miserly; straits, trouble, difficulty; hard
sıkı
clinging
sıkı
hardline
sıkı
near

We nearly had an accident when the car brakes jammed. - Araba frenleri sıkıştığında neredeyse bir kaza yapıyorduk.

sıkı
tightfisted
sıkı
{s} strait

She was in dire straits, but made a virtue out of necessity. - O çok sıkıntıdaydı ama mecbur olduğu işi isteyerek yaptı.

If she continues to live with a man she doesn't love for his money, the day will come when she will despair and be in dire straits. - O parası için sevmediği bir adamla yaşamaya devam ederse, onun umudunu keseceği ve müthiş sıkıntıda olacağı gün gelecektir.

sıkı
{s} minute

She got bored after fifteen minutes. - On beş dakika sonra sıkıldı.

He got bored after fifteen minutes. - On beş dakika sonra sıkıldı.

sıkı
stingy
التركية - التركية
Cimrilik, pintilik
Sıkı olma durumu
(Osmanlı Dönemi) ŞİDDET
Sıkı
kavi
sıkı
Disiplin
sıkı
Cimri
sıkı
Dar
sıkı
Ağızdan dolma ateşli silahlarda, barut ve kurşunun üstünden namluya sokulup bastırılan bez ve kâğıt parçaları gibi şeylerin tümü: "İlk sıkıyı babam attı."- S. Kocagöz
sıkı
Zorlu, güçlü ve etkili: "En sıkı ve katı bir merkeziyet sistemi, bugün diğer faaliyet merkezlerini bloke edebilir."- B. Felek
sıkı
İlkelerine çok bağlı, hoşgörüsü olmayan, katı
sıkı
Güçlü ve çabuk, hızlı
sıkı
İyice sıkıştırılmış, doldurulmuş, tıkız; gevşek olmayan
sıkı
Dikkatli, titiz ve göz yummadan uygulanan: "Ankaralılarla münasebetlerinde her zaman sıkı bir ahlak ve seviye kontrolüne tabi tutuldu."- Y. K. Karaosmanoğlu. İlkelerine çok bağlı, hoşgörüsü olmayan, katı
sıkı
Yoğun: "Samsun'a geldiğimi ve kendisiyle daha sıkı temasta bulunmak istediğimi bildirdim."- Atatürk
sıkı
Dar. İyice sıkıştırılmış, doldurulmuş, tıkız, gevşek olmayan
sıkı
Güçlü ve çabuk, hızlı: "Karabalçıklı çiftliği, kasabadan sıkı yürüyüşle bir saat çeker."- R. N. Güntekin
sıkı
Zorlu, güçlü ve etkili
sıkı
Sıkıca, iyice
sıkı
Dikkatli, titiz ve göz yummadan uygulanan
sıkı
Zorlayıcı durum
sıkı
Yoğun
sıkı
Ağızdan dolma ateşli silâhlarda, barut ve kurşunun üstünden namluya sokulup bastırılan bez ve kâğıt parçaları gibi şeylerin tümü
sıkılık
المفضلات