açık

listen to the pronunciation of açık
التركية - الإنجليزية
open

When he openly declared he would marry Pablo, he almost gave his grandmother a heart attack and made his aunt's eyes burst out of their sockets; however, his little sister beamed with pride. - O Pablo ile evleneceğini açıkça ilan ettiğinde, neredeyse büyük annesine kalp krizi geçirtecekti , halasının gözlerini yuvasından fırlattıracaktı fakat küçük kız kardeşi gururla baktı.

Twitter loves open source. - Twitter, açık kaynağı sever.

bare

I can barely keep my eyes open. - Zar zor gözlerimi açık tutabiliyorum.

clear

It seemed clear the Senate would reject the treaty. - Senatonun antlaşmayı reddedeceği açıkça görünüyordu.

You had better talk as clearly as you can. - Elinden geldiğince açık konuşsan iyi olur.

{s} express

He expressed himself clearly. - O, kendini açıkça ifade etti.

Express yourself as clearly as you can. - Elinizden geldiği kadar kendinizi açık biçimde ifade edin.

obvious

This drink's flavor is obviously that of tea. - Bu içecek açıkça çayla aynı tada sahip.

Brian is mad because Chris obviously does not intend to return the money. - Chris'in açıkça parayı getirmeye niyeti olmadığı için Brian çıldırdı.

definite

It is definite that he will go to America. - Onun Amerika'ya gideceği açık.

uncovered
unclouded
clear, cloudless, fine
exposed

Fadil exposed his dark secret. - Fadıl karanlık sırrını açıkladı.

frankly, openly
outskirts; nearby place
the open

We had a good time in the open air. - Açık havada iyi zaman geçirdik.

We spent the day in the open air. - Günü açık havada geçiririz.

not roofed; not enclosed
(Hukuk) deficit

The company incurred a deficit of $400 million during the first quarter. - Şirket ilk çeyrekte 400 milyon dolar açık verdi.

Are trade deficits good or bad? - Ticaret açıkları iyi mi yoksa kötü mü?

aboveground
categorical
candid

Tom announced his candidacy for class president. - Tom sınıf başkanlığı için adaylığını açıkladı.

He officially announced his candidacy. - O resmen adaylığını açıkladı.

open, defenseless, unprotected (city)
crystal

Let me make myself crystal clear. - Kendimi açık seçik ifade etmeme izin verin.

distance, space between
open sea

When we awoke, we were adrift on the open sea. - Uyandığımız zaman, açık denizde akıntıya kapılıp sürükleniyorduk.

After the wind has stopped, let's sail the boat off to the open sea. - Rüzgar durduktan sonra, tekneyle açık denize yelken açalım.

empty, clear, unoccupied
avowed
deficit, shortage
in blank
explicitly

The government explicitly declared its intention to lower taxes. - Hükümet vergileri düşürmek için niyetini açıkça bildirdi.

I explicitly told Tom not to do that. - Tom'a açıkça onu yapmamasını söyledim.

clear-cut
obscene; suggestive
blank
broad
soccer wing, winger, player in a wing position
open for business, open
cloudless
shortage
uncovered; naked, bare, exposed
expressly

Here everything is forbidden that isn't expressly permitted. - Burada açıkça izin verilmeyen her şey yasaktır.

shortfall
fortunate, promising
visible

During clear weather, the coast of Estonia is visible from Helsinki. - Açık havada, Estonya kıyısı Helsinki'den görülebilir.

unobstructed, free
articulate
deficiency
deficient amount
confessed

He confessed his crime frankly. - Suçunu çok açık bir şekilde itiraf etti.

clear, easy to understand; not in cipher
on , open
frank, open
clean cut
light (shade of color)
wide open

The window was wide open. - Pencere tamamen açıktı.

The back door's wide open. - Arka kapı sonuna kadar açık.

spaced far apart, separated
decided

We've decided to paint the walls light blue. - Duvarları açık maviye boyamaya karar verdik.

He explained at length what had been decided. - O, neye karar verildiğini uzun uzadıya açıkladı.

vacancy, job opening
excess of expense over income
apparent

It is apparent that he will win the election. - Onun seçimi kazanacağı açık.

It was apparent that he did not understand what I had said. - Söylediğimi anlamadığı açıktı.

declared

He declared himself leader publicly. - O, açık olarak kendini lider ilan etti.

The government explicitly declared its intention to lower taxes. - Hükümet vergileri düşürmek için niyetini açıkça bildirdi.

not secret, in the open
open; (çay/kahve) weak; (yol/geçit) free, clear; (hava) clear, cloudless; (renk) light; uncovered; naked, bare; clear, plain, distinct; frank, outspoken; vacant" " boş, münhal; (çek) blank;" "(resim/kitap vb.) smutty, bawdy, pornographic, salacious; open air; open sea; vacant position; deficit; shortfall; openly, baldly, frankly, straight out
{s} fair

Tom has a very fair complexion and burns easily in the sun. - Tom'un çok açık bir teni var ve güneşte kolayca yanar.

She has a fair skin and hair. - Onun açık renkli bir cilt ve saçı vardır.

shiny
{s} distinct
{s} light

While I was reading in bed last night, I fell asleep with the light on. - Dün gece yatakta kitap okurken, ışık açıkken uykuya dalmışım.

I prefer a lighter color. - Daha açık bir renk tercih ederim.

{s} plain

Explain it in plain words. - Onu sade bir dille açıklayın.

His meaning is quite plain. - Onun söylemek istediği oldukça açık.

{s} forthright
{s} precise
{s} pale

At daytime, we see the clear sun, and at nighttime we see the pale moon and the beautiful stars. - Gündüzleri açık bir güneş görürüz, ve geceleri solgun bir ay ve güzel yıldızları görürüz.

The turquoise colour evokes the colour of clear water, it's a light and pale blue. - Turkuaz rengi, berrak su rengini çağrıştırıyor, açık ve soluk bir mavi.

wide

The front door was wide open. - Ön kapı sonuna kadar açıktı.

Keep your eyes wide open! - Gözlerinizi ardına kadar açık tutun.

noticeable
picturesque
açık seçik belirtmek
articulate
açık artırma
auction

One of his paintings fetched more than a million dollars at auction. - Onun tablolarından biri, açık artırmada bir milyon dolardan daha fazla getirdi.

Instead of preparing a dinner by candlelight, she put her boyfriend up for auction on eBay. - Mum ışığı yanında akşam yemeği hazırlama yerine o, eBay'da açık artırma için erkek arkadaşını satışa sundu.

açık kontenjan
vacancy
açık oturum
panel
açık oturum yönetmek
anchor
açık açık
clearly
açık alan
concourse
açık artırma ile satmak
auction off
açık deniz
(Hukuk) high sea
açık fikirli
Catholic
açık kalplilik
candor
açık sarı
canary
açık saçık fıkra
blue joke
açık sözlü
frank

He is an extremely frank person. - O, oldukça açık sözlü bir kişidir.

Does Tom really want me to be frank? - Tom gerçekten açık sözlü olmamı istiyor mu?

açık sözlü
blunt
açık tribün
bleachers

Eventually, bleachers will be added. - Sonunda açık tribün eklenecek.

açık tribün
bleacher

Eventually, bleachers will be added. - Sonunda açık tribün eklenecek.

açık sözlü
bluff
açık sözlü
forthcoming

Tom wasn't very forthcoming about what happened with Mary. - Tom Mary ile ilgili ne olduğu hakkında çok açık sözlü değildi.

açık oturum yöneticisi
anchor
açık sözlü
outspoken

Tom is extremely outspoken. - Tom son derece açık sözlü.

Tom is quite outspoken, isn't he? - Tom oldukça açık sözlü, değil mi?

açık (ifade)
articulate
açık (mali)
deficit
açık açık
warts and all
açık bölge
(Matematik) open region
açık söylemek
speak openly
açık
(Otomotiv) open end
açık ve kesin ifade etmek
formulate
açık çek
(Ticaret) open check
açık çek
(Ticaret) a blank cheque
açık çek
(Ticaret) a blank check
açık üniversite
open university
açık havada et ızgarası
barbecue
açık (renk)
light
açık ara
by far the best
açık bir mesaj
an open message
açık bir mesaj
an explicit message, a clear message
açık büfe
Buffet
açık deniz
offshore

Dong Energy will build the world's largest offshore wind farm off the coast of Britain. - Dong Enerji Britanya kıyılarında dünyanın en büyük açık deniz rüzgâr çiftliğini inşa edecek.

açık esmer
light brown
açık hava
1. open air, outdoor; fresh air. 2. clear weather
açık hava basıncı
Atmospheric pressure
açık ihale usulü
Open tender procedure
açık kimlik
Clear identity
açık lise
Open High School
açık mektup
open letter
açık oturum
Panel, panel discussion, open forum
açık sözlü
Outspoken, free spoken, straight-out, plainspoken
açık sözlü
straight-out
açık sözlü
explicit
açık sözlü
plainspoken
açık açık
openly
açık açık
openly, baldly, frankly, straight out
açık açık
openly, frankly
açık açık
without mincing matters
açık açık
outspokenly
açık açık
in round terms
açık açık
bluntly
açık açık konuşmak
speak bluntly
açık açık söylemek
make no bones of it
açık olmak
receptive
açık sözlü
{s} honest
açık sözlü
{s} expansive
açık büfe
(Gıda) banquet service
açık hava
fresh air
açık olmak
accessible
açık olmak
be on
açık renk
light
açık sözlü
plain spoken
açık sözlü
outright
açıklar
(Ticaret) deficits

Are trade deficits good or bad? - Ticaret açıkları iyi mi yoksa kötü mü?

Lower taxes don't cause deficits. - Düşük vergiler açıklara neden olmaz.

açık hava
open air

People who regularly work in the open air do not suffer from sleeplessness. - Düzenli olarak açık havada çalışan kişiler uykusuzluk sıkıntısı çekmezler.

We spent the day in the open air. - Günü açık havada geçiririz.

açık hava
open

Open-air markets sell food grown on local farms. - Açık hava pazarları yerel çiftliklerde yetiştirilen gıdaları satar.

Fresh produce is sold at an open-air market. - Açık hava marketinde taze ürün satılmaktadır.

açık hava
open-air

Italy is a large open-air museum. - İtalya büyük bir açık hava müzesidir.

Fresh produce is sold at an open-air market. - Açık hava marketinde taze ürün satılmaktadır.

açık hava
outdoor

Tom loves being outdoors. - Tom açık havayı çok seviyor.

Rugby is an outdoor game. - Ragbi bir açık hava oyunudur.

açık hava
alfresco
açık hava
outdoors

Generally speaking, children like to play outdoors. - Genelde çocuklar açık havada oynamayı sever.

Tom seems to enjoy being outdoors. - Tom açık havada olmaktan hoşlanıyor gibi görünüyor.

açık sözlü
plain-spoken
açık sözlü
straightforward
Açık büfe
buffet meal

We woke up early to catch up buffet meal at Hotel Vicenza.

Açık büfe
open buffet
açık büfe
buffets
açık hava
fair-weather
açık sözlü
plump
açık sözlü
free spoken
açıklar
explains

Mrs. Ana explains the sixth test. - Bayan Ana altıncı testi açıklar.

One explains the other. - Biri diğerini açıklar.

açıklar
explaıns
açıklar
Explain
açık büfe
smorgasbord

Breakfast is a smorgasbord. - Sabah kahvaltısı iskandinav usulü açık büfedir.

açık hava
the open

People who regularly work in the open air do not suffer from sleeplessness. - Düzenli olarak açık havada çalışan kişiler uykusuzluk sıkıntısı çekmezler.

We spent the day in the open air. - Günü açık havada geçiririz.

açık hava
a) open air, outdoor, fresh air b) clear weather c) open-air+
açık hava
tiyatrosu open-air theater
açık hava
element
açık hava
fair weather

After rain comes fair weather. - Yağmurdan sonra açık hava gelir.

açık hava
hypethral
açık hava
{s} hypaethral
açık olmak
to be on; to be aboveboard with
açık olmak
1. to be accessible (to). 2. to be receptive (to)
açık renk
blond
açık sözlü
{s} ingenuous
açık sözlü
artless
açık sözlü
{s} unreserved
açık sözlü
straightout
التركية - التركية
Bir ihtiyacın karşılanamaması durumu
Her türlü düşünceyi hoşgörüyle karşılayabilen, etkisinde kalabilen
Doğru olarak, açıkça: "İnsan mağlubiyetini bu kadar açık kabul eder mi?"- M. Yesarî
Denizin kıyıdan uzakça olan yeri: "Limanda bilinen gemiler, oysa açıklardadır."- B. Necatigil
Doğru olarak, açıkça
İşler durumda olan
Boş
Engelsiz. Örtüsüz, çıplak
Her türlü düşünceyi hoşgörüyle karşılayabilen, etkisinde kalabilen: "... her çeşit kafa ve gönül fırtınalarına açık bir adamdı o."- T. Buğra
Engelsiz
Kolay anlaşılır, vazıh: "Açık konuşma zamanının artık geldiğine kani idim."- R. N. Güntekin
Kolay anlaşılır, vazıh
Örtüsüz, çıplak
Koyu olmayan (renk)
Rengi açık olmayan, koyu karşıtı: "Açık sarı saçlı, zayıf bir kadın keman çalıyordu."- Ö. Seyfettin
Sevişme sahnelerini bütün çıplaklığıyla anlatan (kitap, resim, film)
Açılmış, kapalı olmayan, kapalı karşıtı: "Açık pencerenin önünde denize karşı saatlerce dertleştik."- R. N. Güntekin
Belli bir yerin biraz uzağı
Aralığı çok
Görevlisi olmayan, boş (iş, görev), münhal
Gizliliği olmayan, olduğu gibi görünen
Aralığı çok. Çalışır durumda olan: "Bazı dükkânları açık olan caddeden sola saptılar."- Ö. Seyfettin
Denizin kıyıdan uzakça olan yeri
Açılmış, kapalı olmayan, kapalı karşıtı
(Osmanlı Dönemi) CEHVA'
(Osmanlı Dönemi) BÂZ
(Osmanlı Dönemi) MÜNFEC
(Hukuk) VAZIH
dekolte
(Hukuk) SARİH
(Osmanlı Dönemi) sarih
(Osmanlı Dönemi) küşâde
açık seçik
Anlaşılmaz yanı bulunmayan
açık büfe
Konukların serbestçe seçebilecekleri yiyecek ve içeceklerin sergilendiği sofra
açık açık
Saklamaksızın, gizli yer bırakmaksızın, içtenlikle
Açık olmak
(Osmanlı Dönemi) TEREYY
açık hava
Bahçe, park gibi yapı dışı olan yer
açık hava
Bulutsuz hava
açık sözlü
Her şeyi olduğu gibi söyleyen, sözünü esirgemeyen
açık
المفضلات