önemsiz

listen to the pronunciation of önemsiz
التركية - الإنجليزية
unimportant

You're thinking of unimportant things. - Önemsiz şeyler düşünüyorsun.

I wouldn't say it was unimportant. - Bunun önemsiz olduğunu söylemezdim.

insignificant

Almost everything you do will seem insignificant, but it is important that you do it. - Yaptığın neredeyse her şey önemsiz görünebilir ama bu yaptığın önemlidir.

We sometimes disparagingly call noise, music that's insignificant and devoid of any charm. - Bazen kötüleyici olarak gürültü, önemsiz ve cazibeden yoksun müzik diyoruz.

trivial

That is a trivial problem. - O önemsiz bir sorundur.

Forget it, those are just trivial details. - Unut gitsin, bunlar sadece önemsiz ayrıntılar.

inconsequential
worthless
inconspicuous
unessential
not healthy
derisive
empty
backburner
secondary
derisory
of no account
no account
inconsiderable
small

Don't make such a big deal out of small things. - Önemsiz şeyleri dert etme.

unimportant, insignificant, trifling, trivial, paltry, negligible, immaterial, inconsiderable, inconsequenial, small-time, piddling
indifferent
fiddling
footling
dinky
trivial , minor
immaterial

This data is immaterial to the argument. - Bu bilgi savunma için önemsizdir.

Age is immaterial, unless you're a bottle of wine. - Sen bir şişe şarap olmadıkça yaş önemsizdir.

{s} negligible

The damage from the flood was negligible. - Selin verdiği hasar önemsizdi.

irrelevant

Everything else is irrelevant. - Başka her şey önemsiz.

{s} mere
{s} trifling
peanut
{s} slight
{s} minute
{s} paper
fig
likely
bit
puny
subordinate
inessential
minor

Don't worry about the minor details. - Önemsiz detaylar için üzülme.

He always worries about minor points. - Önemsiz konularda her zaman endişe eder.

{i} trifle

Don't waste time on trifles. - Önemsiz şeylerle vakit harcama.

They fell out with each other over trifles. - Önemsiz şeyler üzerinde birbirleriyle ağız dalaşına girdiler.

peripheral
small time
featherweight
measly
null
humble
little

Don't think little of the ants' lives. - Karıncaların yaşamını önemsiz sayma.

peddling
petty
fractional
picayune
piddling
nickel-and-dime
quibbles
{s} smalltime
{s} scrubby
{s} light
{s} unsubstantial
{s} jerkwater
menial
{s} quotidian
one horse
tuppenny
noaccount
{s} yeasty
immemorable
picayunish
of no worth
of no consequence
{s} lightweight
önem
importance

The importance of music is underrated. - Müziğin önemi küçümsenmiştir.

They know the importance of protecting the earth. - Dünyayı korumanın önemini biliyorlar.

önem
{i} significance

Did that have any special significance? - Onun herhangi özel bir önemi var mıydı?

Today I will be speaking about the significance of sports in modern society. - Bugün modern toplumda sporun önemi hakkında konuşacağım.

önemsiz şey
straw
önemsiz (fark/derece vb)
nominal
önemsiz şey
picayune
önemsiz olmak
To be unimportant
önemsiz ayrıntılar
minutiae
önemsiz göstermek
mince
önemsiz işlerle uğraşmak
piddle
önemsiz işlerle uğraştırmak
sidetrack
önemsiz kimse
small beer
önemsiz konu
quiddity
önemsiz konu
side issue
önemsiz konum
back seat
önemsiz memurluk
bumbledom
önemsiz mesele
chaff
önemsiz miktar
negligible quantity
önemsiz olarak
insignificantly
önemsiz olay
incidental
önemsiz rol
walk on part
önemsiz sohbet
yack
önemsiz sözler
empty words
önemsiz sözler
small change
önemsiz ve silik kişilik
non person
önemsiz şahsiyet
nobody
önemsiz şey
stiver
önemsiz şey
unessential
önemsiz şey
bauble
önemsiz şey
Mickey Mouse
önemsiz şey
twopence
önemsiz şey
iota
önemsiz şey
rush
önemsiz şey
toy
önemsiz şey
trifle

Stop saying trifles! Focus on the main point. - Önemsiz şeyler söylemeyi kes! Ana noktaya odaklan.

I know better than to quarrel with her about trifles. - Önemsiz şeyler hakkında onunla tartışmayacak kadar akıllıyım.

önemsiz şey
nick nack
önemsiz şey
cypher
önemsiz şey
no big deal
önemsiz şey
makeweight
önemsiz şey
unimportant thing

Here is ¥50,000. Please do not spend the money on unimportant things. - İşte 50.000 yen. Önemsiz şeylere para harcama lütfen.

You're thinking of unimportant things. - Önemsiz şeyler düşünüyorsun.

önemsiz şey
fry
önemsiz şey
knick knack
önemsiz şey
bagatelle
önemsiz şey
tuppence
önemsiz şey
molehill
önemsiz şeyler
trivia
önemsiz şeylerle uğraşmak
peddle
önem
{i} interest

That's interesting, but not important. - Bu ilginç ama önemli değil.

Tom brought up an interesting point during the meeting. - Tom toplantı sırasında önemli bir konudan bahsettti.

önem
magnitude
önem
{i} matter

You must bring home to him the importance of the matter. - Meselenin önemini ona iyice anlatmalısın.

It doesn't matter what he said. - Söylediği şeyin hiçbir önemi yok.

önem
{i} consequence

I think the consequences are fairly significant. - Sonuçların oldukça önemli olduğunu düşünüyorum.

They're of no consequence. - Onların hiç önemi yok.

kendini bir şey sanan önemsiz tip
pipsqueak
tantanalı ama önemsiz gösteri
pageant
önem
{i} emphasis

We should not place too much emphasis on money. - Paraya çok fazla önem vermemeliyiz.

He put great emphasis on this point. - Bu konuya çok önem verdi.

önem
severity
önem
{i} accent
önem
{i} amount

It's a substantial amount of money. - O önemli miktarda bir para.

A considerable amount of money was appropriated for the national defense. - Önemli miktarda para ulusal savunma için tahsis edilmiştir.

önem
value

If we’re truly a nation of family values, we wouldn’t put up with the fact that many women can’t even get a paid day off to give birth. - Eğer gerçekten aile değerlerine önem veren bir milletsek, çoğu kadının doğum yapmak için ücretli izin bile alamadığı gerçeğine katlanmazdık.

Television could be an important source of culture, and its educational broadcasts are valued in many schools. - Televizyon önemli bir kültür kaynağı olabilir, ve eğitim yayınlarına birçok okulda değer verilmektedir.

önem
{i} stature
önem
substance
önem
noteworthiness
önem
heed

I realized that I had grown up when I started heeding my parents' advice. - Ben ailemin tavsiyesini önemsemeye başladığımda büyüdüğümü fark ettim.

önem
heftiness
önemsiz şey
trivium
önemsiz şey
bean
önem
immediacy
önem
moment

We shared happy and important moments. - Mutlu ve önemli anlarımızı paylaştık.

That's the least of our problems at the moment. - Bu, şu an için sorunlarımız arasında en önemsiz olanı.

önem
cruciality
önem
meaning

Intonation is very important. It can completely change the meaning. - Tonlama çok önemlidir. Anlamı tamamen değiştirebilir.

önem
weight

His opinions carry weight. - Onun fikirleri önemlidir.

Sugary drinks have no nutritional value and contribute significantly to weight gain. - Şekerli içeceklerin hiçbir besin değeri yoktur ve kilo almaya önemli ölçüde etki ederler.

önem
stress

He laid stress on the importance of being punctual. - Dakik olmanın önemine vurgu yaptı.

It is important to stress that the consequences are not the same. - Sonuçların aynı olmadığını vurgulamak önemlidir.

önem
urgency
önem
note

There were important notes in that notebook. - O not defterinde önemli notlar vardı.

The teacher stressed the importance of taking notes. - Öğretmen not almanın önemini vurguladı.

önem
{i} account

The problem is important on that account. - Sorun, o nedenle önemlidir.

It's important to take cultural relativism into account before judging another culture. - Başka bir kültürü yargılamadan önce kültürel göreceliği hesaba katmak önemlidir.

önemsiz şey
nothing
önemsiz şey
falderal
değersiz, önemsiz; boş, nafile
insignificant, unimportant, vain, vain
önemsiz şey
no biggie
göre önemsiz
nothing to
küçük ve önemsiz
incidental
küçük ve önemsiz şey
pinhead
plağın ikinci ve daha önemsiz kısmı
flip side
sinir bozucu önemsiz şey
pinprick
tantanalı ama önemsiz gösteri
pageantry
önem
regard

We regard him as an important man. - Onu önemli bir insan olarak görüyoruz.

Scientists regard the discovery as important. - Bilim adamları keşfe önemli gözüyle bakıyor.

önem
{i} import

Water is important for people. - Su, insanlar için önemlidir.

Recycling paper is very important. - Kâğıdı geri dönüştürmek çok önemlidir.

önem
{i} strength

They confirmed the importance of strengthening global precautions in order to prevent devastating losses. - Onlar yıkıcı kayıpları önlemek için küresel önlemlerin güçlendirilmesinin önemini doğruladılar.

An important quality of steel is its strength. - Çelik hakkında önemli bir kalite onun gücüdür.

önem
{i} substantiality
önem
materiality
önem
{i} prominence
önem
significancy
önem
{i} gravity
önem
importance, emphasis, magnitude, consequence
önem
consideration
önemsiz şey
small beer
önemsiz şey
diminutive
önemsiz şey
trivia
التركية - التركية
Önemi olmayan, ehemmiyetsiz
ehemmiyetsiz
ufak tefek
Önem
yer
Önem
ehemmiyet
önem
Bir şeyin nitelik veya nicelik bakımından değeri olma durmu, ehemmiyet
önemsiz
المفضلات