yermek

listen to the pronunciation of yermek
Турецкий язык - Английский Язык
vilify
evil
lampoon

It's easy to lampoon their ideas now, but they seemed quite reasonable at the time. - Şu an onların fikirlerini yermek kolay, fakat onlar o zaman epey haklı göründü.

burlesque
decry
lash
hack
disparage
to disapprove; to condemn
satirize
revile at smth
to satirize; to deride
slander
revile against smth
revile
to run down, point out the faults of, criticize, speak ill of
to criticize, to disparage, to run down, to decry; to satirize
criticize
denigrate
yer
location

Please tell me your location. - Lütfen bana bulunduğunuz yeri bildirin.

Show me the location of your camp on this map. - Bana bu haritada kampınızın yerini gösterin.

yer
place

You know many interesting places, don't you? - Çok enteresan yerler biliyorsun, değil mi?

They set the time and place of the wedding. - Onlar düğünün zamanını ve yerini belirlediler.

yer
floor

The doll lay on the floor. - Bebek yerde yatıyordu.

I felt the floor shake. - Yerin sallandığını hissettim.

yer
{i} ground

In an earthquake, the ground can shake up and down, or back and forth. - Bir depremde, yer yukarı ve aşağı ya da geriye ve ileriye sallanabilir.

I tripped over a stone and fell to the ground. - Bir taşa takıldım ve yere düştüm.

yer
spot

What's your favorite vacation spot? - Favori tatil yerin nedir?

The police arrested the burglar on the spot. - Polisler hırsızı olay yerinde tutukladı.

yer
{i} terrain

Situated on hilly terrain, the cathedral can be seen from a long distance. - Tepelik arazide yer alan katedral uzun bir mesafeden görülebilir.

yer
{i} stand

Stand where you are or I'll kill you. - Olduğun yerde kal yoksa seni öldürürüm.

I can see the tower from where I stand. - Durduğum yerden kuleyi görebiliyorum.

yer
(Bilgisayar) to
yer
{i} quarter

I eat dinner at quarter past seven. - Yediyi çeyrek geçe akşam yemeğini yerim.

yer
{i} where

Where there's smoke there's fire. - Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.

In Germany today, anti-violence rallies took place in several cities, including one near Hamburg where three Turks were killed in an arson attack on Monday. - Bugün Almanya'da, Pazartesi günü kundaklamada üç Türk'ün öldürüldüğü Hamburg'un yakınında bir yer de dahil birçok şehirde şiddet karşıtı mitingler gerçekleşti.

yer
yard
yer
employment
yer
terrane
yer
(Bilgisayar) in
yer
feature
yer
scar

This is a very scary place. - Bu çok korkutucu bir yer.

She's out there somewhere alone and scared. - O orada bir yerde yalnız ve korkmuş.

yer
mark

Tom met Mary in a local flea market. - Tom yerel bit pazarında Mary'yle buluştu.

Is there anywhere I can go to find a flea market? - Herhangi bir yerde gidebileceğim bir bit pazarı var mı?

yer
subterranean
yer
{i} whereabouts

Parents should monitor their children's whereabouts. - Anne ve babalar, çocuklarının bulunduğu yerleri izlemelidir.

Dan lied about his whereabouts. - Dan bulunduğu yer hakkında yalan söyledi.

yer
(Bilgisayar) topo
yer
party

The floor was strewn with party favors: torn noisemakers, crumpled party hats, and dirty Power Ranger plates. - Yer partiden kalanlar yüzünden dağınıktı: Yırtık gürültüyapıcılar, kırışık parti şapkaları, ve kirli Power Ranger tabakları.

A party is a good place to make friends with other people. - Parti başka insanlarla arkadaş olmak için elverişli bir yerdir.

yer
point

His speech was to the point. - Onun konuşması tam yerindeydi.

Tom pointed to where Mary was standing. - Tom Mary'nin durduğu yeri gösterdi.

yer
housing
yer
trace

This security system allows us to trace employees movements anywhere they go. - Bu güvenlik sistemi çalışanların hareketlerini gittikleri yerde izlemelerine izin verir.

The police looked everywhere and couldn't find any trace of Tom. - Polis her yere baktı ve Tom'la ilgili herhangi bir iz bulamadı.

yer
venture
yer
swatch
yer
facility
yer
(Havacılık) spool
yer
duty

You must fulfill your duty. - Görevini yerine getirmelisin.

Try to fulfill your duty. - Görevini yerine getirmeye çalış.

yer
bin

I use a three-ring binder for all my subjects instead of a notebook for each one. - Her biri için bir dizüstü bilgisayar yerine bütün konularım için üç halkalı klasör kullanırım.

yer
residence
yer
(Askeri) catchall
yer
site

A visit to the city centre, listed as a UNESCO World Heritage Site, is a must. - Bir UNESCO Dünya Mirası Yeri olarak listelenen şehir merkezine bir ziyaret bir zorunluluktur.

Dan sent the machines to a site where they would be dismantled. - Dan makineleri sökülecekleri bir yere gönderdi.

yer
abode
yer
locality
yer
situs
yer
situation

If I were you, I would have done the same thing in such a difficult situation. - Yerinde olsam, böyle zor bir durumda aynı şeyi yaparım.

Why don't you actually consider your situation instead of just chancing it? - Sadece onu değiştirmek yerine, neden durumunu gerçekten düşünmüyorsun?

yer
seat

Tom saved Mary a seat. - Tom Mary'ye bir yer ayırdı.

I was ushered to my seat. - Beni yerime götürdüler.

yer
earth

Water covers about 70% of the earth. - Su, yeryüzünün yaklaşık %70'ini kaplamaktadır.

The earth is where we all live. - Dünya hepimizin yaşadığı yerdir.

yer
room

Is there any room to spare in your car? - Arabanızda ayıracak yer var mı?

There is no room to doubt that he is a gifted artist. - Onun yetenekli bir sanatçı olduğundan şüphe etmeye yer yok.

yerme
satire
yerme
obloquy
yerme
disparagement
yerme
detraction
yer
the land
yer
placing
yer
{i} slot
yer
place of
Yer
(Tıp) locum
yermek
(for a pregnant woman) 1. to crave (a food). 2. to crave certain foods
yer
station

He took the video to a local TV station. - Bir yerel televizyon kanalı için video çekti.

The station is situated in between the two towns. - İstasyon iki şehir arasında yer almaktadır.

yer
{i} glebe
yer
mother earth
yer
terrain, region, area
yer
area

All the seating areas are taken. - Tüm oturma yerleri tutulmuş.

Tom doesn't like people who smoke in no smoking areas. - Tom, sigara içilmesi yasak yerlerde sigara içen insanlardan hoşlanmaz.

yer
standing

We're out of chairs. Would you mind eating while standing up? - Sandalyemiz yok. Ayakta dururken yer misin?

There was standing room only in the Regional Express to Nuremberg. - Sadece, Nürnberg Bölgesel Ekspres treninde ayakta duracak yer vardı.

yer
{i} space

Tom was angry at Mary because she parked in his space. - Tom Mary'ye onun yerine park ettiği için kızgındı.

In the U.S., there are more prisoners than there is jail space for them. So the prisons are overcrowded. - Amerika'da hapishanede mahkumlar için ayrılan yer mahkumlara yeterli değildir.Bu yüzden hapishaneler çok kalabalıktır.

yer
{i} POST

In the post office, mail is classified according to the place where it is to go. - Postanede, posta gideceği yere göre sınıflandırılır.

Instead of coming directly home, I took the long way and stopped by the post office. - Doğrudan eve gelme yerine uzun bir yol yürüdüm ve postanenin yanında durdum.

yer
(Askeri) geolocation code file; standard specified geographic location file
yer
{i} ubiety
yer
{i} footing
yer
locale
yer
whence
yer
{i} locus
yer
platform
yer
place; location, spot, point; ground; floor; seat; space, room; situation, employment, duty; mark, scar, trace; earth
yer
floor: Bebek yerde emekliyor. The baby's crawling on the floor. Yerler halı kaplıydı. The floors were covered with rugs
yer
premises
yer
the earth, the ground: Yere düştü. He fell to the ground. Bütün parası yerde gömülü. All of his money is buried in the ground
yer
mark (left by something): yara yeri scar left by a wound
yer
place; spot; position; location: Kandilli fevkalade güzel bir yer. Kandilli is an extraordinarily beautiful place. Senin yerin burası. This is your place./This is where you're to be. Eğlence yeri değil burası; ciddi bir işyeri. This isn't a place you come to in order to amuse yourself; it's a place where business is transacted in a serious way. Yerimde olsaydın ne yapardın? If you'd been in my shoes what would you have done? Feramuz Paşa'nın tarihteki yeri pek önemli sayılamaz. Feramuz Pasha's place in history cannot be reckoned an important one. Bu evin yeri hoşuma gidiyor. I like this house's location. Ağrının yerini daha iyi tarif edemez misiniz? Can't you describe more clearly where the pain is?
yer
(a) seat; (a) room: Matine için iki yer ayırttım. I've reserved two seats for the matinée. Lokantada dört kişilik bir yer buldum. I found a table for four in the restaurant. Bu otelde boş yer yok. This hotel has no vacant rooms
yer
geo

George III has been unfairly maligned by historians. - George III, tarihçiler tarafından haksız yere kötü muamele gördü.

Georgia is his native state. - Gürcistan onun yerli devletidir.

yer
space, room: Otobüsün arka tarafında yer yok. There's no room in the back of the bus
yer
whither
yer
piece of land, piece of property: Kalamış'ta bir yer aldık. We bought a piece of property in Kalamış
yer
passage or part (of something written or spoken): Söylevimin bu yeri alkışlanmaya değer, değil mi? This part of my speech merits applause, doesn't it?
yer
place, position (of employment)
yer
ubiety; pew
yer
billet
yer
{i} position

With deep and reverent awe I replaced the candelabrum in its former position. - Derin ve saygılı huşuyla şamdanı önceki yerine koydum.

What would you do if you were in my position? - Yerimde olsan ne yaparsın?

yer
lampoon

It's easy to lampoon their ideas now, but they seemed quite reasonable at the time. - Şu an onların fikirlerini yermek kolay, fakat onlar o zaman epey haklı göründü.

yer
stead

The president did not come, but sent the vice-president in his stead. - Başkan gelmedi ama, yerine başkan yardımcısını gönderdi.

If you can't come, send someone in your stead. - Eğer gelemiyorsan senin yerine birini gönder.

yer
importance, place of importance: Bu maddenin sanayideki yeri yadsınamaz. It can't be denied that this material is of importance for industry
yer
terraneous
yer
the earth, the planet earth
yerme
{i} burlesque
yerme
{i} slander
yerme
vilify
yerme
{i} vilification
Английский Язык - Английский Язык

Определение yermek в Английский Язык Английский Язык словарь

yer
yeah; yes
yer
you

'Still, yer got nice looks,' said Ella.

yer
your

'Make yer way down to the station,' he said.

yer
you're

Yer a lotta nosey parkers.

yer
Yer is used in written English to represent the word `you' when it is pronounced informally. I bloody told yer it would sell. your or you
yer
Ere; before
yer
pron. (Informal) your
yer
{e} ere; before (Archaic)
yer
Yer is used in written English to represent the word `your' when it is pronounced informally. Mister, can we 'elp to carry yer stuff in?
Турецкий язык - Турецкий язык
Alaylı bir dille kusurlarını söylemek, kusurlarını ortaya koymak, hicvetmek
Eleştirmek
Kötülüklerini söylemek, zemmetmek
Alaylı bir dille kusurlarını söylemek, kusurlarını ortaya koymak, hicvetmek: "Bir hikâyeciyi övebilmek için ötekilerini ulu orta yermeğe başladılar."- S. F. Abasıyanık
Beğenmemek, hoşlanmamak, tiksinmek
Yer
nokta
Yer
yan
Yer
(Osmanlı Dönemi) HAYYİZ
Yer
(Osmanlı Dönemi) MEVKİ'
Yer
(Osmanlı Dönemi) RİMM
Yer
(Hukuk) MAHAL
Yerme
kov
yermek
Aş ermek
yer
Bulunulan, yaşanılan, oturulan şehir, kasaba, mahalle
yer
(Osmanlı Dönemi) mekân
yer
Herhangi bir şeye, bir işe ayrılmış bölüm veya alan. İz. Üzerine yapı kurulmaya elverişli arazi, arsa
yer
Bir olayın geçtiği veya geçeceği bölüm, alan, mahal
yer
Sinema ve tiyatroda veya taşıtlarda oturulacak koltuk, sandalye: "Ön tarafta bir yer bulup oturunca kurnazlığına pek sevindi."- H. Taner
yer
Herhangi bir şeye, bir işe ayrılmış bölüm veya alan
yer
Üzerine yapı kurulmaya elverişli arazi, arsa
yer
Önem
yer
Bir şeyin, bir kimsenin kapladığı veya kaplayabileceği boşluk, mahal, mekân: "İzinsiz bir yere gitmek ne haddime?"- M. Ş. Esendal
yer
Gezinilen, ayakla basılan taban
yer
Yer yuvarı, yerküre, dünya
yer
Bulunulan, yaşanılan, oturulan şehir, kasaba, mahalle: "Anadolu'nun bazı yerlerinde eski bir kocakarı itikadı vardır."- R. N. Güntekin
yer
Bir şeyin, bir kimsenin kapladığı veya kaplayabileceği boşluk, mahal, mekân
yer
Durum, konum
yer
Ülke, bölge
yer
Durum, konum, vaziyet
yer
İz
yer
Durum, konum, vaziyet. Ülke, bölge
yer
Sinema ve tiyatroda veya taşıtlarda oturulacak koltuk, sandalye
yer
Gezinilen, ayakla basılan taban: "Ayıp bir şey gördü mü kulaklarına kadar kızarıyor, gözünü yerde bir noktaya dikip öylece kalakalıyordu."- H. Taner
yer
Görev, makam
yer
Görev, makam: "Askerden gelirse bakalım bir yere yerleştirebilecek miyiz?"- M. Ş. Esendal. Önem
yer
Ekime elverişli toprak parçası, arazi
yer
Otel, motel vb.nde kalınacak oda
yerme
Yermek işi, zem
yermek
Избранное