Onların hepsi satıldı.
- Sie waren alle ausverkauft.
Ve o onları çok özlüyor.
- Und sie vermisst sie sehr.
Onlar aşağı yukarı aynı boyuttalar.
- Sie sind mehr oder weniger gleich groß.
Onların iki kız çocuğu var.
- Sie haben zwei Töchter.
Sizden çöpünüzü ormana atmamanızı rica ediyoruz.
- Wir bitten Sie, Ihre Abfälle nicht in den Wald zu werfen.
Sizinle konuşabilir miyim?
- Kann ich Sie sprechen?
Sizinle konuşmak istiyor.
- Er will Sie sprechen.
Siz birbirinize uygun değilsiniz dediler.
- Sie haben gesagt: „Wir passen nicht zusammen.“
Onlar ona hain dediler.
- Sie bezeichneten ihn als Verräter.
Onlar sömürgecilikle ilgililer.
- They are related to colonization.
Onlar yüzme ile ilgililer.
- They're interested in swimming.
Onlar iyi bir çifttir.
- They are a good couple.
Onlar çukur kazıyorlar.
- They're digging a hole.
Başardıkları her şey için onu ve Vali Palin'i tebrik ediyorum ve önümüzdeki aylarda bu milletin sözünü yenilemek için onlarla çalışmaya can atıyorum.
- I congratulate him and Governor Palin for all they have achieved, and I look forward to working with them to renew this nation's promise in the months ahead.
Ne kadar sinsi olursan ol, asla kendine sürpriz yapamazsın.
- No matter how sneaky you are, you can never surprise yourself.
Lütfen kendine iyi bak.
- Please take good care of yourself.
Kendinizi prezentabl yapın.
- Make yourself presentable.
Arada sırada kendinizi başkasının yerine koymak iyidir.
- It's good to put yourself in someone else's place now and then.
Onu kendin mi yaptın?
- Did you do it by yourself?
Kendini benim yerime koy.
- Put yourself in my place.
Sizden görevinizi yapmanızı isteyeceğim.
- I'm going to ask you to do your duty.
Gerçekten onu yapmanız gerekiyor mu?
- Do you really need to do that?
Çeviri yapmama yardımcı olur musun?
- Will you help me translate?
Bana yardımcı ol, olur mu?
- Give me a hand, will you?
Tüm insanlar özgür, şeref ve haklar bakımından eşit doğar. Akıl ve vicdana sahiplerdir ve birbirlerine karşı kardeşlik ruhuyla hareket etmelidir.
- All human beings are born free and equal in dignity and rights. They are endowed with reason and conscience and should act towards one another in a spirit of brotherhood.
İnsanların ne dediği umurumda değil.
- I don't care about what they say.
Oh, my white pants! And they were new.
- Oh, meine weiße Hose! Sie war neu.
We don't see things as they are, but as we are.
- Wir sehen die Dinge nicht, wie sie sind, sondern wie wir sind.
Do you have professional experience?
- Haben Sie Berufserfahrung?
What do you believe is true even though you cannot prove it?
- Was glauben Sie ist wahr, obwohl Sie es nicht beweisen können?
Will you please hold this edge?
- Können Sie es an diesem Ende festhalten?
Please will you close the door when you go out.
- Schließen Sie bitte die Tür, wenn Sie hinausgehen.
She's faking sleep. That's why she's not snoring.
- Sie gibt nur vor zu schlafen, deswegen schnarcht sie nicht.
Whatever I do, she says I can do better.
- Was auch immer ich tue, sie sagt, ich kann es besser.
Das Unglaublichste an Wundern ist, dass sie geschehen.
- W cudach najbardziej niewiarygodnym jest to, że się zdarzają.
Was geschehen ist, das ist geschehen.
- Co się stało, to się nie odstaje.
Ich weiß nicht, was passieren wird.
- Nie wiem co się wydarzy.
Verkehrsunfälle passieren jeden Tag.
- Wypadki drogowe zdarzają się codziennie.