ilk

listen to the pronunciation of ilk
Английский Язык - Турецкий язык
tür
tıp
of that ilk aynı türden
cins
sınf
{i} çeşit
of that ilk
türdeş
of that ilk
aynı türden
of that ilk
bu tür
people of that ilk
bu tip insanlar
people of that ilk
böyle tipler
Турецкий язык - Турецкий язык
Birinci olarak, en başta
Zaman, sıra, yer ve önem bakımından ötekilerden önce gelen, son karşıtı: "Gözlerini açınca ilk işi saatine bakmak oldu."- Y. K. Karaosmanoğlu
Bektaşiler'in bir nazım türü olan nefese verdikleri ad
Zaman, sıra, yer ve önem bakımından ötekilerden önce gelen, son karşıtı
Herhangi bir şeyin en önde olanı, önce geleni
Başlangıçta yer alan
Herhangi bir şeyin en önde olanı, önce geleni: "İnsanı insan yapan duyguların ilkidir aşk."- N. Cumalı
(Osmanlı Dönemi) Sakız
(Osmanlı Dönemi) Ağızda çiğnenen şey
ilk dördün
Ayın, yeni ay evresinden bir hafta sonra yarım daire biçiminde göründüğü evre
ilk adım
Başlangıç
ilk ağızda
Önce, öncelikle, ilk iş olarak, her şeyden önce
ilk elden
Baştan başlayarak; dolaysız, aracısız
ilk gösteri
Sahneye konulan oyunun ilk temsili, prömiyer
ilk kanun
Aralık ayı
ilk kanun
Aralık
ilk sezi
Bir konuda edinilen ilk ve yalın bilgi
ilk teşrin
Ekim
ilk yardım
Kaza, hastalık, yangın, deprem vb. tehlikeli ve ani durumlarda hastaya kesin tedavi öncesi, olay yerinde uygulanan ilk ve ivedi işlem
ilk yardım
Bu işlemin uygulandığı yer
ilk yarı
Futbol, basketbol vb. karşılaşmalarda iki devreden ilki
ilk önce
Önce, en önce, en başta
ilk örnek
Kök tip
İLK TEŞRİN
(Hukuk) Ekim ayı
İlk Çağ
En eski zamanlardan başlayarak milâdî 476, Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküş yılına kadar süren çağ, antikite
ilk olarak
(Osmanlı Dönemi) evvelen
ilk önce
(Osmanlı Dönemi) evvela
İlk olarak
(Osmanlı Dönemi) BİDÂYETEN
İlk önce
ilkten
İlk örnek
arketip
ılk
Sakız
Английский Язык - Английский Язык
The same
A type, race or category; a group of entities that have common characteristics such that they may be grouped together

“Hinkydink” or “Bathhouse John,” or others of that ilk, were proprietors of the most notorious dives in Chicago.

{s} same; each
a kind of person; "I don't like people of his ilk
Same; each; every
The kind or class of people that resemble, behave in a manner similar to, or are of the same social status as a certain person
{i} category, class, kind
If you talk about people or things of the same ilk, you mean people or things of the same type as a person or thing that has been mentioned. He currently terrorises politicians and their ilk on `Newsnight' Where others of his ilk have battled against drugs, Gabriel's problems have centred on his marriage. = kind. Word History: When one uses ilk, as in the phrase men of his ilk, one is using a word with an ancient pedigree even though the sense of ilk, "kind or sort," is actually quite recent, having been first recorded at the end of the 18th century. This sense grew out of an older use of ilk in the phrase of that ilk, meaning "of the same place, territorial designation, or name." This phrase was used chiefly in names of landed families, Guthrie of that ilk meaning "Guthrie of Guthrie." "Same" is the fundamental meaning of the word. The ancestors of ilk, Old English ilca and Middle English ilke, were common words, usually appearing with such words as the or that, but the word hardly survived the Middle Ages in those uses. Variant of ilka. a particular type = kind of that/his/their etc ilk (ilk (12-19 centuries), from ilca)
a kind of person; "I don't like people of his ilk"
pron. each; identical, alike
of that ilk
Having a name that is the same as the place where one lives

Johnstone of that ilk = Johnstone from Johnstone.

of that ilk
Of that kind; of the same kind of person or thing as the one just mentioned
Турецкий язык - Английский Язык
initial

My initial assumption was correct. - Benim ilk varsayımım doğruydu.

The initial symptoms of the disease are fever and sore throat. - Hastalığın ilk belirtileri ateş ve boğaz ağrısı.

first

In the first years that Coca-Cola was produced, it contained cocaine. In 1914, cocaine was classified as a narcotic, after which they used caffeine instead of cocaine in the production of Coca-Cola. - Coca-Cola'nın üretildiği ilk yıllarda, o kokain içeriyordu. 1914'te, kokain bir uyuşturucu olarak gruplandırıldı ve sonra Coca-Cola'nın üretimi için kokain yerine kafein kullandılar.

I saw a movie for the first time in two years. - İki yılda ilk kez bir film izledim.

preliminary
early

Bill got up so early that he caught the first train. - Bill çok erken kalktı ve ilk treni yakaladı.

This is the house where I lived in my early days. - Burası benim ilk günlerimi yaşadığım evdir.

maiden

This is our ship's maiden voyage. - Bu, gemimizin ilk yolculuğu.

My first name is Mary and Poppins is my maiden name. - İlk adım Mary'dir, Poppins ise benim kızlık soyadım.

pristine
(Bilgisayar) default
(Bilgisayar) use first
(Gıda) primer
(Bilgisayar) start

After the initial shock of hearing of her grandfather's death, the girl started to cry. - Onun büyükbabasının ölümünü işitmesinin ilk şokundan sonra, kız ağlamaya başladı.

Whoever gets home first starts cooking the supper. - Eve ilk varan akşam yemeğini pişirmeye başlar.

(Denizbilim) precorser
top

This song is number eleven in my top ten. - Bu şarkı benim ilk onumda on bir numara.

The pledge to stop smoking cigarettes ranks among the top ten New Year's resolutions year after year. - Sigarayı bırakma sözü her yıl ilk on Yeni Yıl kararı arasında yer alıyor.

precursor
proto-
(Bilgisayar) from

This is the first time I've ever accepted a gift from a customer. - Bu bir müşteriden hediye kabul ettiğim ilk an.

In the spring, when the days grew longer and the sun warmer, she waited for the first robin to return from the south. - İlkbaharda, günler daha uzadığında ve güneş daha ısındığında, o, ilk nar bülbülünün güneyden dönüşünü bekledi.

prime

You went back to the camp leaving me alone in the primeval forest. - Beni ilkel bir ormanda yalnız bırakarak kampa geri döndün.

Tom is our prime suspect. - Tom bizim ilk şüphelimiz.

former

Only two things are infinite, the universe and human stupidity, and I'm not sure about the former. - Sadece iki şey sonsuzdur, evren ve insanoğlunun aptallığı, ve ben ilkinden emin değilim.

The former half of the film was dull. - Filmin ilk yarısı sıkıcıydı.

(Biyokimya) precurcer
prot-
before time
first, for the first time: Onu ilk gördüğünde altmış yaşındaydı. When she first saw him he was sixty years old
the very first

I fell in love with Mary the very first time I saw her. - Onu ilk kez gördüğümde Mary'ye aşık oldum.

From the very first time I saw her, I knew she was different. - Onu gördüğüm ilk andan beri, onun farklı olduğunu biliyordum.

proto
initiative
primordial
initiatory
first (in a series or in time): ilk işi his first task. ilk defa the first time
primary

Layla was Fadil's primary girlfriend. - Leyla, Fadıl'ın ilk kız arkadaşıydı.

He is a primary school teacher, so he is used to dealing with children. - O bir ilkokul öğretmeni bu yüzden o çocuklarla ilgilenmeye alışkın.

primal
elementary

I miss my elementary school teachers. - İlkokul öğretmenlerimi özlüyorum.

Elementary school children go to school for a term of six years. - İlkokul çocukları, altı yıllık bir dönem için okula giderler.

original

Layla was originally charged with conspiracy to commit murder. Not murder. - Leyla ilk başta cinayete teşebbüsle suçlanıyordu. Cinayet değil.

Who were the original people here? - Buranın ilk insanları kimlerdi?

first; initial, beginning; elementary, preliminary, primary; former
primitive

Primitive calculating machines existed long before computers were developed. - İlkel hesap makineleri, bilgisayarlar geliştirilmeden uzun zaman önce vardı.

Magic plays an important part in primitive society. - Büyü, ilkel toplumda önemli bir rol oynar.

premier
the first (in a series or in time): romanlarından ilki the first of his novels
beginning

It was then the beginning of spring. - O zaman ilkbaharın başlangıcıydı.

At first I didn't like my job, but I'm beginning to enjoy it now. - İlk başta işimden hoşlanmadım ama artık ondan hoşlanmaya başlıyorum.

opening
primus
pre-
first-ever
first ever

The International Sun-Earth Explorer 3 (ISEE-3) spacecraft made the first ever direct cometary measurements on September 11, 1985 as it flew through the tail of Comet Giacobini-Zinner. - Uluslararası Sun-Earth Explorer 3 uzay gemisi kuyruklu yıldız Giacobini-Zinner'in kuyruğu boyunca uçarken 11 Eylül 1985'te ilk doğrudan kuyruklu yıldız ölçümleri yaptı.

Sentence #2416352 is my first ever contribution in Tatoeba. - # 2416352 numaralı cümle benim Tatoeba'da şimdiye kadarki ilk katkımdır.

fore

You went back to the camp leaving me alone in the primeval forest. - Beni ilkel bir ormanda yalnız bırakarak kampa geri döndün.

This is the first time I've ever parked my car in the forest. - Şimdiye kadar ilk kez arabamı ormanda park ettim.

ilk olarak
first of all
ilk önce
first of all

First of all, I'm very worried about my daughter's health. - İlk önce ben kızımın sağlığı hakkında çok kaygılıyım.

ilk önce
firstly
ilk harf
initial
ilk olarak
initially
ilk denemeyi yapmak
baptize
ilk adım
initiative
ilk olarak
early
ilk kat sıva sürmek
render
ilk olarak
first

Dachshund sausages first became popular in New York, especially at baseball games. - Dachshund sosisleri ilk olarak New York'ta popüler oldu, özellikle beyzbol oyunlarında.

When he opens a magazine, he will usually read his horoscope first. - Bir dergi açtığında, genellikle ilk olarak burcunu okur.

ilk adet
(Tıp) menarch
ilk adım
first step

The first step towards dealing with a problem is accepting that it exists. - Bir sorunla ilgilenmeye doğru ilk adım onun var olduğunu kabul etmektir.

The first step is the hardest. - İlk adım en zor olanıdır.

ilk bakışta
at first glance

Now I see that I misunderstood the sentence at first glance. - Şimdi, ilk bakışta cümleyi yanlış anladığımı görüyorum.

I recognized Mr Jones at first glance. - İlk bakışta Bay Jones'u tanıdım.

ilk dönem
prime
ilk kez
first

I saw a movie for the first time in two years. - İki yılda ilk kez bir film izledim.

He went to Paris for the first time. - Paris'e ilk kez gitti.

ilk yarı
first half
ilk 10
top 10
ilk ad
christian name
ilk ad
(Bilgisayar) firstname
ilk ad
(Bilgisayar) first name
ilk altı
(Spor) first six
ilk an
first instance
ilk ay
first month
ilk aşk
calf love
ilk başta
(deyim) first things first
ilk başta
firstly
ilk darbe
(Askeri) first strike
ilk dava
(Kanun) first instance
ilk değer
(Bilgisayar) first value
ilk dil
(Dilbilim) first language
ilk dize
(Bilgisayar) first string
ilk durum
(Bilgisayar) restore
ilk el
(Ticaret) primary
ilk el
first hand
ilk el
firsthand
ilk elde
at once
ilk elden
at first hand

The reporter learned about war at first hand. - Muhabir savaş hakkında ilk elden öğrendi.

I got the information at first hand. - Bilgiyi ilk elden aldım.

ilk elden
first-hand

Check out some of these first-hand testimonials. I have to be as objective as possible. - Bu ilk elden referansların bazılarına kontrol edin. Mümkün olduğunca objektif olmalıyım.

ilk form
(Bilgisayar) first form
ilk görüş
first sight

I fell in love with her on first sight. - Ben ilk görüşte ona âşık oldum.

She fell in love with him at first sight. - İlk görüşte ona âşık oldu.

ilk gün
first day

Today is the first day of fall. - Bugün sonbaharın ilk günü.

Today is the first day of spring. - Bugün ilkbaharın ilk günü.

ilk günah
original sin
ilk harf
(Bilgisayar) first letter
ilk harf
(Bilgisayar) initials
ilk hız
initial speed
ilk hız
(Askeri,Teknik) muzzle velocity
ilk hızı
(Avcılık) muzzle velocity
ilk insan
primitive man
ilk izlenim
(Ticaret) out of box
ilk kayıt
(Bilgisayar) first record
ilk kez
for the first time

Two weeks ago, I visited Disneyland for the first time. - İki hafta önce, ilk kez Disneyland ziyaret ettim.

He went to Paris for the first time. - Paris'e ilk kez gitti.

ilk kez
first-time

Tom's a first-time offender. - Tom bir ilk kez yakalanan.

ilk maaş
(Ticaret) initial salary
ilk olarak
start with
ilk olarak
wariness
ilk olarak
begin with
ilk olarak
first-time
ilk olarak
for the first time

The world population reached one billion for the first time in 1804. - Dünya nüfusu ilk olarak 1804'te bir milyara ulaştı.

ilk olarak
antecedently
ilk on
top ten
ilk renk
(Bilgisayar) first color
ilk satır
(Bilgisayar) first line
ilk satır
(Bilgisayar) first column
ilk satır
(Bilgisayar) first row
ilk sayfa
(Bilgisayar) first page
ilk sayfa
(Bilgisayar) page from
ilk sayfa
splash page
ilk seçenek
(Tıp) first-line
ilk tarih
lead time
ilk vuruş
(Askeri) first strike
ilk yıl
first year
ilk çağ
first age
ilk çizgi
(Bilgisayar) first line
ilk ödeme
down payment
ilk ödeme
(Politika, Siyaset) advance payment
ilk önce
before hand
ilk önce
in the first place

I didn't want to be here in the first place. - İlk önce burada olmak istemedim.

Tom should've told Mary the truth in the first place. - Tom gerçeği ilk önce Mary'ye söylemeliydi.

ilk önce
begin with
ilk önce
first and foremost
ilk önce
at the outset
ilk önce
transmitting
ilk önce
at first

She didn't like the horse at first. - O, ilk önce atı beğenmedi.

At first, I thought he was a teacher, but he wasn't. - İlk önce öğretmen olduğunu sanmıştım ama değilmiş.

ilk örnek
first example
ilk öğe
(Bilgisayar) first item
ilk dolum
filling
ilk anda
At first
ilk atan okçudur
(Atasözü) A prompt action is the proof of efficiency
ilk bakışta aşk
Love at the first sight
ilk defa görmek
to see for the first time
ilk el
first-hand
ilk görüşte aşk
love at first sight
ilk görüşte aşık olmak
Falling in love at first sight?
ilk ikisi
The first two
ilk sen
you go first
ilk sen
you first
ilk yardim
first assist
ilk yardımcı
first aid
ilk çağ
Antiquity
ilk çıkışını yapmak
Make one's debut
ilk ad
forename
ilk adet (regl)
menarche
ilk adım
toe-hold
ilk adım
1. first step. 2. beginning, start, first step
ilk adım
approach
ilk adım
first step, beginning, initiative
ilk adımda
first; in the beginning, at the outset; to begin with, first off
ilk adımı atmak
get a toe hold
ilk amir
(Askeri) immediate commander
ilk anda
(Konuşma Dili) ex tempore
ilk anda
(Konuşma Dili) off hand
ilk askı
primary suspension
ilk ayar
initial adjustment
ilk ağız
(Hayvan Bilim, Zooloji) blastopore
ilk ağızda
first; in the beginning, at the outset; to begin with
ilk aşama mahkemesi
(Hukuk) court of first instance
ilk baba
(Pisikoloji, Ruhbilim) primal father
ilk bahsedilen
the former
ilk bakışta
at first sight

We have more in common than can be seen at first sight. - İlk bakışta görülebilenden daha çok ortak yönümüz var.

I recognized her at first sight. - Ben onu ilk bakışta tanıdım.

ilk bakışta
(Hukuk) prima facie
ilk bakışta olan
prima facie
ilk bakışta tanıma
recognition at a glance
ilk baskı prova kâğıtları
sheets advance
ilk basınç
initial pressure
ilk biçim
protoplasm
ilk cet
primogenitor
ilk defa kullanmak
christen
ilk defa savaşa girme
baptism of fire
ilk deneme
baptism
ilk deneyim
baptism
ilk değer
initial value
ilk dizgi
galley proof
ilk doz
initial dose
ilk doğan
firstborn
ilk doğan
eigne
ilk doğan
first born
ilk doğan hayvan
firstling
ilk dönem
first period
ilk dört yazar
(ıncil) the Major Prophets
ilk elden
firsthand

Tom gave police a firsthand account of what had happened. - Tom polise ne olduğuna dair ilk elden bilgiler verdi.

I experienced it firsthand. - Onu ilk elden yaşadım.

ilk elden
first hand

The reporter learned about war at first hand. - Muhabir savaş hakkında ilk elden öğrendi.

I got the information at first hand. - Bilgiyi ilk elden aldım.

ilk elden
1. (buying something) direct (without using a middleman). 2. (learning something) firsthand. 3. first, at the outset
ilk elli
top fifty
ilk etap
first phase
ilk etapta
in first place
ilk etüt
prestudy
ilk etüt
preliminary study
ilk evre
(Biyoloji) prophase
ilk evre
primordium
ilk evvel
first of all, first; to begin with; at first, initially, in the beginning, at the outset
ilk fotoğraf kıymetlendirme raporu
(Askeri) initial photo interpretation report
ilk fırsatta
at the first opportunity
ilk fırsatta
as soon as possible
ilk gece
first night

How was your first night in Paris? - Paris'teki ilk gecen nasıldı?

How was your first night in Paris? - Paris'teki ilk geceniz nasıldı?

ilk gelen
first comer
ilk gerilim
initial stress
ilk giren ilk çıkar
(Askeri) first-in-first-out
ilk görüşte
at first sight

The man fell in love at first sight. - Adam ilk görüşte âşık oldu.

She fell in love with him at first sight. - İlk görüşte ona âşık oldu.

ilk görüşte
prima facie
ilk görüşte
at first view
ilk görüşte
on first sight

I fell in love with her on first sight. - Ben ilk görüşte ona âşık oldum.

ilk gösterim
gala performance
ilk göz ağrısı
a) first child b) first love, puppy love
ilk göz ağrısı
1. first love, first person or thing with whom or with which one falls in love. 2. firstborn, firstborn child
ilk hal
initial state
ilk ham şeker
first raw sugar
ilk hareket
starting
ilk hareket bobini
booster coil
ilk hareket kolu
starting crank
ilk hareket motoru
starting motor
ilk hareket rölesi
starting relay
ilk hedef
(Askeri) initial objective
ilk hız
muzzle velocity, initial velocity
ilk hız
initial speed, muzzle velocity
ilk inceleme makamı
(Askeri) primary review authority
ilk insan
primitive
ilk insan
anthropology primitive man
ilk insanların yaptığı sanat eseri
artefact
ilk insanların yaptığı sanat eseri
artifact
ilk
Избранное