gerçekte

listen to the pronunciation of gerçekte
Турецкий язык - Английский Язык
actually

Tom found that he actually liked working for Mary. - Tom Mary için çalışmayı gerçekten sevdiğini anladı.

Tom has actually never been to Boston. - Tom gerçekten asla Boston'da bulunmadı.

in fact

In fact, he didn't go to the church. - Gerçekten, o kiliseye gitmedi.

I don't really like him, in fact, I hate him. - Gerçekten ondan hoşlanmıyorum, aslında, ondan nefret ediyorum.

substantially
verily
in sooth
in practice
practically

Religion is very personal. Practically everyone has really his own religion. Collectivity in religion is an artifice. - Din çok bireyseldir. Neredeyse herkesin gerçekten kendi dini vardır. Dindeki bütünlük bir kurnazlıktır.

in point of fact
in very deed
virtually

It would be virtually impossible to convince Tom to come along with us. - Tom'u bizimle gelmesi için ikna etmek gerçekte imkansız olurdu.

in reality, essentially, in actual fact
in effect
in sober fact
in sooth to say
in reality

He is wealthy in appearance but not in reality. - O görünüşte varlıklı fakat gerçekte değildir.

In reality, the explanation is a bit more complicated than this, but you get the gist. - Açıklama gerçekte bundan biraz daha karmaşık, ama sen özü anladın.

admittedly
indeed

Thanks indeed, handy this! - Gerçekten teşekkürler, bu çok kullanışlı.

Indeed he is young, but he is well experienced for his age. - Gerçekten çok genç ama yaşına göre çok tecrübeli.

in the fact
(Konuşma Dili) in the flesh
as such
properly speaking
strictly speaking
as it is

As it is now, many schoolchildren own a dictionary but don't really know what to do with it. - Şimdi olduğu gibi birçok okul çocuğu bir sözlüğe sahiptir ama onunla ne yapacaklarını gerçekten bilmiyorlar.

I thought he loved you, but as it is, he loved another girl. - Ben onun seni sevdiğini sanıyordum, ama gerçekte, o başka bir kız seviyordu.

essentially
veritably
sooth
gerçek
actual

Tom has actually never been to Boston. - Tom gerçekten asla Boston'da bulunmadı.

Tom found that he actually liked working for Mary. - Tom Mary için çalışmayı gerçekten sevdiğini anladı.

gerçek
{s} real

Understanding you is really very hard. - Seni anlamak gerçekten çok zor.

I really look forward to your visit in the near future. - Yakın bir gelecekteki senin ziyaretini gerçekten dört gözle bekliyorum.

gerçek
truth

Were they being told the truth? - Gerçek onlara söyleniliyormuydu?

At last, the truth became known to us. - Sonunda gerçek bizim tarafımızdan öğrenildi.

gerçek
genuine

Tom was genuinely surprised. - Tom gerçekten şaşırmıştı.

Tom seemed genuinely surprised when I told him that Mary had left town. - Mary'nin kasabayı terk ettiğini ona söylediğimde, Tom gerçekten şaşırmış görünüyordu.

gerçek
{s} authentic

I doubt the authenticity of the document. - Belgenin gerçekliğinden şüpheliyim.

gerçek
{s} true

The rumor can't be true. - Söylenti gerçek olamaz.

This is true of you, too. - Bu da seninle ilgili gerçek.

gerçekte bir felâket olan zafer
Pyrrhic victory
gerçekte değil kafada olan
platonic
gerçekte olmayan
unsubstantial
gerçekte olmayan şey
unreality
gerçekte var olan şeyler
reality
gerçek
{s} virtual

Have you ever tried using a virtual reality headset? - Sanal gerçeklik kulaklığı kullanmayı hiç denedin mi?

Have you ever tried virtual reality? - Sanal gerçekliği hiç denedin mi?

gerçek
{s} factual

As a consequence of its fun factor, Tatoeba contains random bits of factual information. - Eğlenceli faktörün bir sonucu olarak, Tatoeba rastgele gerçek bilgi bitleri içeriyor.

The factual world is often weirder than the fictional world. - Gerçek dünya genellikle kurgusal dünyadan daha tuhaftır.

gerçek
{i} Right

I really can't talk right now. - Gerçekten şu anda konuşamam.

Do you really want to sell your house right now? - Evini hemen satmayı gerçekten istiyor musun?

gerçek
{s} substantial

Using cash makes you think money is truly substantial. - Nakit kullanmak sana paranın gerçekten önemli olduğunu düşündürür.

gerçek
fact

Let's not exaggerate the facts. - Gerçekleri abartmayalım.

This fact must not be forgotten. - Bu gerçek unutulmamalı.

gerçek
the real mccoy
gerçek
leal
gerçek
disillusioned
gerçek
(Ticaret) tangibles
gerçek
objective

Tom believes the philosophy of Ayn Rand is truly objective. - Tom, Ayn Rand felsefesinin gerçekten tarafsız olduğuna inanmaktadır.

gerçek
echt
gerçek
genuineness
gerçek
candid

Even though the media reports that she is a potential presidential candidate, does anyone really think that she is a potential president? - Medya onun potansiyel bir başkan adayı olduğunu bildirmesine rağmen, herhangi biri gerçekten onun potansiyel bir başkan olduğunu düşünüyor mu?

gerçek
substantive
gerçek
very

Understanding you is really very hard. - Seni anlamak gerçekten çok zor.

Every sentence that starts with I'm not racist, but is likely to be very racist indeed. - Ben ırkçı değilim, ama ile başlayan her cümlenin gerçekten çok ırkçı olması muhtemeldir.

gerçek
substance
gerçek
gospel

What he says is gospel. - Onun söylediği şey gerçek.

gerçek
low-down
gerçek
honest-to-god
gerçek
sure enough
gerçek
lowdown
gerçek
honest-to-goodness
gerçek
effective

Preventive measures are much more effective than the actual treatment. - Önleyici tedbirler gerçek tedaviden çok daha etkilidir.

That was really effective. - O gerçekten etkiliydi.

gerçek
full-fledged
gerçek
(Argo) fair dinkum
gerçek
(Ticaret) effective tax rate
gerçek
essential
gerçek
(Politika, Siyaset) achievable
gerçek
outright
gerçek
pukka
gerçek
dyed-in-the-wool
gerçek
as large as life
gerçek
pucka
gerçek
regular

Esperanto is a truly regular and easy language. - Esperanto gerçekten düzenli ve kolay bir dildir.

gerçek
intrinsic
gerçek
issue of fact
gerçek
veritable
gerçek
positive

I felt really positive. - Gerçekten olumlu hissettim.

gerçek
proper

A proper gentleman brings his lady red roses. - Gerçek bir beyefendi kadınına kırmızı güller getirir.

The facts weren't properly understood. - Gerçekler tam olarak anlaşılmadı.

gerçek
heartfelt
gerçek
sterling
esas olarak, gerçekte, aslında
mainly, in fact, actually
gerçek
{s} earnest
gerçek
the real

I know the real reason for his absence. - Onun yokluğunun gerçek nedenini biliyorum.

He's holding the real story back from us. - O gerçek hikayeyi bizden gizliyor.

gerçek
the true

Few people know the true meaning. - Gerçek anlamı birkaç kişi biliyor.

The true secret of writing a good letter is to write as if you were talking. - İyi bir mektup yazmanın gerçek sırrı sanki konuşuyormuşsun gibi yazmaktır.

gerçek
bona fide
gerçek
simonpure
gerçek
{s} original
gerçek
straightout
gerçek
dinkum
gerçek
actualities
gerçek
earnest(1)
gerçek
for real

At that time, I thought that I was going to die for real. - O zaman, gerçekten öleceğimi sandım.

Is this all for real? - Bunun hepsi gerçek mi?

gerçek
honest to goodness
gerçek
{s} veracious
gerçek
{s} exact

I think I'm starting to understand exactly what real love is. - Sanırım gerçek aşkın ne olduğunu tam olarak anlamaya başlıyorum.

The portrait looks exactly like the real thing. - Portre tam olarak gerçek şey gibi görünüyor.

gerçek
verity
gerçek
truthful

To be truthful, this matter doesn't concern her at all. - Gerçekçi olmak gerekirse, bu konu onu hiç ilgilendirmez.

You will answer truthfully, won't you? - Gerçekten cevap vereceksin, değil mi?

gerçek
troth
gerçek
literal

He explains the literal meaning of the sentence. - O, cümlenin gerçek anlamını açıklıyor.

She explains the literal meaning of the sentence. - O, cümlenin gerçek anlamını açıklar.

gerçek
sincere

I sincerely, truly believe that. - İçtenlikle, gerçekten ona inanıyorum.

Tom seemed really sincere. - Tom gerçekten samimi görünüyordu.

gerçek
(Hukuk) genuine, actual
gerçek
straight-out
gerçek
sooth
gerçek
reality, truth
gerçek
real; genuine, true, authentic; factual; actual; reality; truth; fact; actuality
gerçek
{s} rightful

These items must be returned to their rightful owner. - Bu eşyalar gerçek sahibine iade edilmelidir.

gerçek
genunine
gerçek
veracity
gerçek
actuality
gerçek
{i} reality

Can't you divorce fantasy from reality? - Hayali gerçekten ayıramıyor musun?

She looks young, but in reality she's over 40. - O genç görünüyor, ama gerçekte o, 40 yaşın üzerinde.

gerçek
{s} unfeigned
gerçek
really, in truth
gerçek
real, true, genuine, authentic
gerçek
honest to god
gerçek
veritas
gerçek
{s} tangible
gerçek
truism
gerçek
low down
görünmeyen ama gerçekte iktidarlı olan
faceless
Турецкий язык - Турецкий язык
Aslında, tam anlamıyla, hakikatte: "Kumpanyanın kurulmasında başı çeken gerçekte, ecnebi bir banka."- A. İlhan
Aslında, tam anlamıyla, hakikatte
Gerçek
hakiki
Gerçek
asıl
Gerçek
fiziksel
Gerçek
şeniyet
Gerçek
reel
gerçek
Bir durum, bir nesne veya bir nitelik olarak var olan, varlığı inkâr edilemeyen, olgu durumunda olan, hakiki
gerçek
Doğruluk: "Bu laflarda gerçek payı ne kadar çoksa, duygu payı da ondan az değildir."- B. Felek
gerçek
Temel, başlıca, asıl
gerçek
Yalan olmayan, doğru olan şey
gerçek
Düşünülen, tasarımlanan, imgelenen şeylere karşıt olarak var olan
gerçek
Gerçek olma durumu, gerçeklik, realite
gerçek
Doğadaki gibi olan, doğayı olduğu gibi yansıtan
gerçek
Yapay olmayan
gerçek
Gerçeklik, realite: "Her hâlde o gün imparatorluğun ölümü apaçık bir gerçekti."- H. E. Adıvar
gerçek
Temel, başlıca, asıl: "Bir kişinin ahlaklı olması için, o benim dediğim gerçek ahlaka erişebilmesi için bir iç âlemi olmalıdır."- N. Ataç
gerçek
Aslına uygun nitelikler taşıyan, sahici
gerçekte
Избранное