doğrusu

listen to the pronunciation of doğrusu
Турецкий язык - Английский Язык
in fact

In fact, it's a great surprise to see you here. - Doğrusu, seni burada görmek büyük bir sürpriz.

actually
honestly

Honestly, I would think driving there daily is better than moving. - Doğrusu, her gün oraya arabayla gitmenin taşınmaktan daha iyi olduğunu düşünüyorum.

I honestly didn't think Tom would show up. - Doğrusu Tom'un ortaya çıkacağını düşünmemiştim.

as a matter of fact

As a matter of fact, she is my sister. - Doğrusunu isterseniz o benim kız kardeşim.

As a matter of fact, I dislike him. - Doğrusu ondan hoşlanmıyorum.

strictly speaking

Strictly speaking, tomatoes aren't vegetables, but rather fruits. - Doğrusunu istersen, domates sebze değildir, bilakis meyvedir.

of a verity
strictly

Strictly speaking, tomatoes aren't vegetables, but rather fruits. - Doğrusunu istersen, domates sebze değildir, bilakis meyvedir.

to tell the truth

To tell the truth, I would rather stay at home than go out. - Doğrusunu söylemek gerekirse, dışarı çıkmaktansa evde kalmayı tercih ederim.

To tell the truth, I'm tired of violent movies. - Doğrusunu söylemek gerekirse, ben şiddet filmlerinden bıktım.

in all conscience
verily
in sooth to say
the straight of it
indeed

Indeed, he could have bitten off his tongue. - Doğrusunu söylemek gerekirse, o, dilini koparabilirdi.

Indeed you know a lot of things, but you're not good at teaching them. - Doğrusu çok şey biliyorsunuz ama onları öğretmede iyi değilsiniz.

frankly speaking
frankly

Frankly, my dear, I don't give a damn. - Doğrusu, canım, vız gelir tırıs gider.

honest

We're all a little scared, to be honest. - Doğrusu hepimiz biraz korktuk.

Honestly, there's nothing to worry about. - Doğrusu, endişelenecek bir şey yok.

in effect
in deed
truthful
sooth to say
by rights
doğru
true

What he said is true. - Onun söylediği doğru.

His story may not be true. - Hikâyesi doğru olmayabilir.

doğru
accurate

My watch is more accurate than yours. - Saatim sizinkinden daha doğru.

The clock on that tower is accurate. - O kuledeki saat doğrudur.

doğru
{s} correct

Please check the correct answer. - Lütfen doğru cevabı kontrol edin.

Is my answer correct? - Benim cevabım doğru mu?

doğru
truth

If my parents punished me for something I didn't do, I would tell them the truth and try to convince them of my innocence. - Eğer yapmadığım bir şey için ailem beni cezalandırdıysa , onlara doğruları söylerdim ve benim masumiyetle ilgili onları ikna etmeye çalışırdım.

To tell the truth, I'm tired of violent movies. - Doğrusunu söylemek gerekirse, ben şiddet filmlerinden bıktım.

doğru
right

I think the actions he took were right. - Onun yaptıklarının doğru olduğunu düşünüyorum.

The right mind is the mind that does not remain in one place. - Doğru akıl bir yerde kalmayan akıldır.

doğru
straight

Give it to me straight. - Onu doğruca bana ver.

Jane will get straight A's. - Jane doğrudan A alacaktır.

doğrusu bu
that's the cheese
doğru
through

In a time-bound society time is seen as linear- in other words as a straight line extending from the past, through the present, to the future. - Zamana bağlı bir toplumda zaman lineer olarak görülür-yani geçmişten şimdiki zamana ve geleceğe doğru uzanan düz bir çizgi olarak.

Through trial and error, he found the right answer by chance. - Deneme yanılma yoluyla doğru cevabı buldu.

doğru
{s} just

Tom showed up at just the right moment. - Tom tam doğru zamanda geldi.

If I remember correctly, Tom sold his car to Mary for just 500 dollars. - Eğer doğru hatırlıyorsam, Tom arabasını Mary'ye sadece 500 dolara sattı.

doğru
authentic
doğru
for

The sun having set, we all started for home. - Güneş batarken, hepimiz eve doğru hareket ettik.

He is the proper person for the job. - O, iş için doğru kişidir.

doğru
(Hukuk) fair

As soon as the three doctors had left the room, the Fairy went to Pinocchio's bed and, touching him on the forehead, noticed that he was burning with fever. - Üç doktor odadan çıkar çıkmaz Peri, Pinokyo'nun yatağına doğru gitti ve alnına dokununca onun ateşler içinde yandığını gördü.

Tom is telling the truth, I'm fairly certain. - Tom doğruyu söylüyor, ben oldukça eminim.

doğru
fair enough
daha doğrusu
or rather

I don't feel good or rather, I feel terrible. - İyi hissetmiyorum veya daha doğrusu, kötü hissediyorum.

Does a government have to serve ideologies, or rather, the interests of the people? - Bir hükümet ideolojiler mi sunmak zorunda? Daha doğrusu insanların çıkarlarına mı hizmet etmek zorunda?

doğru
{s} honest

We're all a little scared, to be honest. - Doğrusu hepimiz biraz korktuk.

I honestly didn't think Tom would show up. - Doğrusu Tom'un ortaya çıkacağını düşünmemiştim.

doğru
{s} exact

That isn't exactly right. - Bu tam olarak doğru değil.

That wasn't exactly true. - O tam olarak doğru değildi.

doğru
due

Due to Tom's behavior, the court is convinced that Mary's account is accurate. - Tom'un davranışı nedeniyle mahkeme Mary'nin hesabının doğru olduğuna inanıyor.

doğru
valid

Please validate this ticket. - Lütfen bu bileti doğrula.

Can you validate this parking ticket? - Bu otopark biletini doğrulayabilir misin?

doğru
precisely

More precisely, it is the question of the meaning of life. - Daha doğrusu, hayatın anlamı sorunudur.

doğru
thru
daha doğrusu
rather

He is not what is called a genius. Rather, he is a hard worker. - Ona dahi denilmez, daha doğrusu o çalışkan bir işçidir.

I don't feel good or rather, I feel terrible. - İyi hissetmiyorum veya daha doğrusu, kötü hissediyorum.

doğru
erect
doğru
all right

Is it all right if I leave early this afternoon? - Bu öğleden sonra erken gidersek doğru olur mu?

Is it all right to use a flash here? - Burada bir flaş kullanmak doğru mu?

doğru
ways
doğru
actual

That's actually not true. - O aslında doğru değil.

Hey! This is not the right place. You should contact the actual national coach for information regarding this. - Hey! Bu doğru yer değil. Sen bununla ilgili bilgi için gerçek milli takım antrenörüyle temas kurmalısın.

doğru
as well

And yet, the contrary is always true as well. - Ne var ki aksi de her zaman doğrudur.

doğru
correctly

If I remember correctly, Tom sold his car to Mary for just 500 dollars. - Eğer doğru hatırlıyorsam, Tom arabasını Mary'ye sadece 500 dolara sattı.

I don't know if it's a bug or not, but this software doesn't work correctly. - Onun bir dinleme cihazı olup olmadığını bilmiyorum, fakat bu yazılım doğru olarak çalışmıyor.

doğru
suitable

It's dangerous to assume that all of the sentences in the Tatoeba Corpus are correct and suitable for language study. - Tatoeba külliyatındaki tüm cümleleri, dil eğitimi için doğru ve uygun saymak tehlikelidir.

doğru
short and to the point
doğru
around

A lie can travel halfway around the world while the truth is putting on its shoes. - Doğru, daha ayakkabılarını giyememişken; yalan, dünyanın öbür ucuna gitmiştir bile.

Is it true that nobody lives around here? - Buralarda kimsenin yaşamadığı doğru mu?

doğru
plumb
doğru
on the beam
doğru
(Bilgisayar) literal
doğru
sound

The story may sound strange, but it is true. - Hikaye garip gelebilir , ama doğru.

Everyone can help ensure that sentences sound correct, and are correctly spelled. - Herkes cümlelerin doğru seslendirilmesini ve doğru bir biçimde yazılmasını sağlamak için yardımcı olabilir.

doğru
as sure as i'm sitting here
regresyon doğrusu
(Tıp,Ticaret) regression line
doğru
faithful
DOĞRU
straight forward
DOĞRU
forthright

I admire his forthrightness. - Onun doğruluğuna hayranım.

DOĞRU
straightforward
doğru
precise

More precisely, it is the question of the meaning of life. - Daha doğrusu, hayatın anlamı sorunudur.

doğru
upstanding
doğru
on the level
doğru
aboveboard
doğru
upfront
doğru
upright
doğru
fitting
doğru
becoming
doğru
proper

He is the proper person for the job. - O, iş için doğru kişidir.

If you understand, then do it properly. - Eğer anlıyorsan, öyleyse onu doğru dürüst yap.

doğru
mathematical
doğru
base

The validation methodology was based also on Bowling's reports. - Doğrulama yöntemi Bowling'in raporlarına da dayanıyordu.

Tom walked down into the basement. - Tom bodruma doğru yürüdü.

doğru
above board
doğru
truer
doğru
accurate to
Pes doğrusu
That beats all
denge doğrusu
(Gıda) equilibrium line
denge doğrusu
(Gıda) equilibrium curve
doğru
aright
doğru
{i} the Right

Tell me the right time, please. - Bana doğru saati söyle, lütfen.

Mark the right answer. - Doğru cevabı işaretleyin.

doğru
{s} sincere

He is usually straightforward and sincere and thereby gains the confidence of those who meet him. - O genellikle doğru sözlü ve içten ve bu sebeple onunla tanışanların güvenini kazanır.

doğru
ward,wards
doğru
spot on
doğru
to
doğru
the thing
doğru
according to Hoyle
doğru
{s} direct

Why don't you tell her directly? - Neden doğrudan ona söylemiyorsun?

Physical changes are directly related to aging. - Fiziksel değişiklikler doğrudan yaşlanmayla ilgilidir.

doğru
straight as a die
doğru
honest injun
doğru
thro

Through trial and error, he found the right answer by chance. - Deneme yanılma yoluyla doğru cevabı buldu.

The submarine had to break through a thin sheet of ice to surface. - Denizaltı yüzeye doğru ince bir buz tabakasını yarıp geçmek zorunda kaldı.

doğru
up to

Mike walked up to the boy. - Mike çocuğa doğru yanaştı.

A policeman came up to him. - Bir polis ona doğru geldi.

doğru
{s} orthodox
doğru
quite so
doğru
{s} guileless
doğru
straight line

In a time-bound society time is seen as linear- in other words as a straight line extending from the past, through the present, to the future. - Zamana bağlı bir toplumda zaman lineer olarak görülür-yani geçmişten şimdiki zamana ve geleceğe doğru uzanan düz bir çizgi olarak.

doğru
{s} righteous

I never said that he was righteous. - Onun doğru olduğunu hiç söylemedim.

doğru
quite so!
doğru
proper, suitable
doğru
toward, in the direction of
doğru
That's true

Tom thinks that's true. - Tom onun doğru olduğunu düşünüyor.

I don't think that that's true. - Onun doğru olduğunu sanmıyorum.

doğru
ortho
doğru
exactly

That's not exactly an accurate comparison. - O tam olarak doğru bir karşılaştırma değil.

That wasn't exactly true. - O tam olarak doğru değildi.

doğru
according to Cocker
doğru
honest, good (person)
doğru
correct, accurate
doğru
cheese
doğru
truthful

I want to be as truthful as possible. - Mümkün olduğu kadar doğru olmak istiyorum.

Do you intend to answer all my questions truthfully? - Bütün sorularımı doğru olarak cevaplamak niyetinde misin?

doğru
straight, direct; true; right; correct, accurate, exact, precise; proper, suitable; fair; honest, faithful, straightforward, aboveboard; line; truth, right; towards, toward; (zaman) around, about; straight; rightly, correctly, truly
doğru
(Matematik) line
doğru
(Konuşma Dili) a correct answer (in a test)
doğru
beam
doğru
toward

Tom and his friends headed towards the beach. - Tom ve arkadaşları sahile doğru gitti.

He tossed the ball towards the wall. - Topu duvara doğru çekti.

doğru
the truth

If my parents punished me for something I didn't do, I would tell them the truth and try to convince them of my innocence. - Eğer yapmadığım bir şey için ailem beni cezalandırdıysa , onlara doğruları söylerdim ve benim masumiyetle ilgili onları ikna etmeye çalışırdım.

To tell the truth, I am not your father. - Doğruyu söylemek gerekirse, ben senin baban değilim.

doğru
sooth
doğru
{s} square

Tom threw a pillow at Mary and the pillow hit her squarely in the face. - Tom Mary'ye bir yastık attı ve yastık doğrudan onun yüzüne çarptı.

doğru
eact
doğru
moral

The arc of the moral universe is long, but it bends toward justice. - Ahlaki evrenin yayı uzun, ancak adalete doğru eğilir.

Never let your sense of morals prevent you from doing what is right. - Ahlak anlayışının seni doğru olanı yapmaktan alıkoymasına asla izin verme.

doğru
upto
doğru
{i} hear! hear!
doğru
forwards

His handwriting slants forwards, whereas hers slants backwards. - Onunki geriye doğru eğimli iken onun el yazısı ileri doğru eğimlidir.

Life can only be understood backwards, but it must be lived forwards. - Hayat sadece geriye doğru anlaşılabilir ama ileriye doğru yaşanmalıdır.

doğru
towards

He tossed the ball towards the wall. - Topu duvara doğru çekti.

It finally stopped raining towards evening. - Nihayet akşama doğru yağmur durdu.

doğru
attic
doğru
truly, correctly
doğru
toward, near the time of
doğru
straight, directly
en iyi uyum doğrusu
(Ticaret) line of best fit
iyi iş doğrusu!
(Konuşma Dili) What a queer thing!
işin doğrusu
as a matter of fact
pes doğrusu
too much of a good thing
x doğrusu
x line
şaşırdım doğrusu
I will be bound
Турецкий язык - Турецкий язык
Gerçeği söylemek gerekirse, gerçek şu ki
Gerçeği söylemek gerekirse, gerçek şu ki: "Doğrusu ilk Türkçeleşme denemeleri de zevksizdirler."- F. R. Atay
Doğru
(Osmanlı Dönemi) MEHAVE
Doğru
korekt
Doğru
rast
Doğru
sevap
ana doğrusu
Dönen silindirin yan yüzünü oluşturan dikdörtgenin bir kenarı
ana doğrusu
Dönen koninin yan yüzünü oluşturan dik üçgenin hipotenüsüne verilen ad
doğru
Akla, mantığa uygun
doğru
Yakın, yakınlarında
doğru
Yakın, yakınlarında: "Şafağa doğru otomobil sesi duyuldu."- F. R. Atay
doğru
Gerçek, yalan olmayan
doğru
Hiçbir yöne sapmadan, dosdoğru, doğruca
doğru
İki nokta arasındaki en kısa çizgi
doğru
Gerçeğe veya kurala uygun
doğru
Yasa, yöntem ve ahlaka bağlı, dürüst, namuslu
doğru
Karşı yönünce
doğru
Gerçek, hakikat
doğru
Yanlışsız, eksiksiz
doğru
Gerçek, hakikat: "Söyleyin doğrusunu, siz insanoğlunun ahlaklı olabileceğine inanmıyorsunuz."- N. Ataç. İki nokta arasındaki en kısa çizgi
doğru
Akla, mantığa, gerçeğe veya kurala uygun: "Bunları sana şimdiden söylemek daha doğrudur."- A. Gündüz
doğru
Bir ucundan öbür ucuna kadar yönü değişmeyen, eğri ve çarpık karşıtı
doğru
Karşı yönünce: "Yüzü sapsarı bir kadın iskeleye doğru yürüdü."- S. F. Abasıyanık
yanay doğrusu
Yer eksenine dik olan doğru, profil doğrusu
doğrusu
Избранное