yaşa

listen to the pronunciation of yaşa
التركية - الإنجليزية
huzza
Hurray!, Hooray!
cheers
long live

Long live the brotherhood of all peoples. - Yaşasın tüm halkların kardeşliği.

Long live the Tatoeba Project! - Çok yaşa Tatoeba Projesi!

viva
whoopee
hurray

Hurray! I have found it! - Yaşasın! Ben onu buldum!

hooray
hurrah
{f} live

Meerkats live in Africa. - Mirketler Afrika'da yaşar.

Please tell me where you will live. - Lütfen bana nerede yaşayacağını söyle.

{f} living

I think that our living together has influenced your habits. - Sanırım birlikte yaşamamız senin alışkanlıklarını etkiledi.

I love living with you. - Sizinle yaşamayı seviyorum.

know

They don't know what difficulties Tom went through in his youth. - Onlar, Tom'un gençliğinde hangi zorlukları yaşadığını bilmiyorlar.

Did you know that some foxes lived on this mountain? - Bazı tilkilerin bu dağda yaşadığını biliyor muydun?

inhabit

In this country, most of the inhabitants are Sunni Muslims. - Bu ülkede yaşayanların çoğu Sünni Müslümandır.

The region has never been inhabited by people. - Bölgede insanlar hiç yaşamadı.

subsist
yaş
age

Because of his age, my grandfather doesn't hear well. - Dedem yaşından dolayı pek iyi duyamıyor.

He has a son of your age. - Senin yaşında bir oğlu var.

yaş
wet

I used to wet the bed when I was small, but I grew out of it by the time I was seven. - Küçükken yatağımı ıslatırdım fakat yedi yaşına gelmeden önce vazgeçtim.

The paint on the seat on which you are sitting is still wet. - Oturduğun yerdeki boya hâlâ yaştır.

yaşa dayalı ölüm
(Denizbilim) age specific mortality
yaşa göre av
(Denizbilim) catch-at-age
yaş
humid
çok yaşa
bless you!
yaş
dank
padişahım çok yaşa
Long live the sultan
yaş
sappy
yaş
year; winter
yaş
{i} year

Sam is two years younger than Tom. - Sam Tom'dan iki yaş küçük.

I learned to play guitar when I was ten years old. - On yaşındayken gitar çalmayı öğrendim.

çok yaşa
God bless you
çok yaşa
viva
yaş
fresh

That fish lives in fresh water. - O balık tatlı suda yaşar.

Such fishes as carp and trout live in fresh water. - Sazan ve alabalık gibi balıklar tatlı suda yaşar.

yaş
(Gıda) moisture
yaş
vintage
Yaşa!
Hear hear!
yaş
new

John lives in New York. - John New York'ta yaşar.

The older you get, the more difficult it becomes to learn a new language. - Ne kadar yaşlanırsan, yeni bir dili öğrenmek o kadar zor olur.

yaş
young

John is not as old as Bill; he is much younger. - John Bill kadar yaşlı değil; çok daha genç.

He is five years younger than me. - O, benden beş yaş küçük.

yaş
in age
çok yaşa
(God) bless you!
çok yaşa
(May) God bless you
akılınla bin yaşa!
You're really thinking today! (said sarcastically to the author of an idea one finds absurd)
bin yaşa
May you live a thousand years!/Long life to you!
yaş
damp; moist
yaş
slang bad, rough, tough
yaş
slang alcohol, liquor, booze
yaş
tears (in a person's eyes): bir damla yaş a tear
yaş
fresh (fruit) (as opposed to dried)
yaş
tear

Tears came to my eyes. - Gözlerimden yaşlar geldi.

My mother looked at me with tears in her eyes. - Annem gözlerinde yaşlarla bana baktı.

yaş
clammy
yaş
time of life

The best time of life is when we are young. - Yaşamın en iyi zamanı genç olduğumuz zamandır.

The best time of life is when you are young. - Yaşamın en iyi zamanı genç olduğun zamandır.

yaş
unseasoned
Çok yaşa!
Bless you!; Viva!
çok yaşa!
1. Bless you!/Gesundheit! (said when someone has sneezed). 2. Bless you! (said to someone with whom one is highly pleased)