zorunluluk

listen to the pronunciation of zorunluluk
التركية - الإنجليزية
obligation

If one has the right to live, then one should also have the right to die. If not, then living is not a right, but an obligation. - Bir insanın yaşama hakkı varsa, aynı zamanda ölme hakkı da olmalı. Eğer yoksa; o zaman yaşamak bir hak değil, zorunluluktur.

He won't be able to come anymore due to his obligations. - O, zorunluluklarından dolayı artık gelemeyecek.

necessity

She told a white lie out of necessity. - Zorunluluktan beyaz bir yalan söyledi.

His wife has started to work out of necessity. - Karısı zorunluluktan dolayı işe başlamıştır.

inevitableness
compulsion
must

Fluency in English is a must. - İngilizcede akıcılık bir zorunluluktur.

A pair of leather gloves is a must when you work with these machines. - Bu makinelerle çalıştığında bir çift deri eldiven bir zorunluluktur.

charge
something imperative or mandatory; obligatoriness; imperativeness; mandatoriness
absolute necessity, obligation; indispensability
unavoidable or inevitable thing, inevitability; unavoidability, unavoidableness; inevitableness
exigence
exigency
indispensability
essentiality
urgency
imperative
incumbency
burden
ought
imperiousness
imperativeness
indispensableness
requirement
zorunlu
obligatory

Is it obligatory to rent a car? - Bir araba kiralamak zorunlu mu?

If school wasn't obligatory, I would stop going there. - Okul zorunlu olmasa, oraya gitmekten vazgeçerim.

zorunlu
{s} requisite
zorunlu
mandatory

The mandatory minimum sentence is 10 years. - Zorunlu asgari hüküm on yıldır.

The mandatory character of schooling is rarely analyzed in the multitude of works dedicated to the study of the various ways to develop within children the desire to learn. - Eğitimin zorunlu karakteri çocukların içinde öğrenme arzusu geliştirmek için çeşitli şekillerde çalışmaya adanmış işlerin çokluğunda nadiren analiz edilir.

zorunlu
compulsory

Compulsory military service exists in Turkey. - Türkiye'de zorunlu askerlik vardır.

English is a compulsory subject. - İngilizce zorunlu bir konu.

zorunlu
imperative

It is imperative for you to finish by Sunday. - Pazar gününe kadar bitirmen zorunlu.

It's imperative to go out. - Dışarı çıkmak zorunlu.

zorunluluk gösterir
be going to
zorunluluk halinde
in case of emergency
zorunluluk alanı
realm of necessity
zorunluluk hissetmek
feel compelled to do
zorunluluk yok
no strings attached
zorunluk, zorunluluk
necessity, obligation mecburiyet, zaruret
zorunlu
obliged

From the age of 14 one is obliged to carry ID in Holland. - 14 yaşından itibaren Hollanda'da kimlik taşımak zorunluluğu vardır.

No, you're not obliged. - Hayır, zorunlu değilsin.

zorunlu
must

Being at least bilingual is a must in today's world. - En azından çift dilli olmak bugünün dünyasında bir zorunluluk.

A visit to the city centre, listed as a UNESCO World Heritage Site, is a must. - Bir UNESCO Dünya Mirası Yeri olarak listelenen şehir merkezine bir ziyaret bir zorunluluktur.

zorunlu
necessary

It's necessary for all members to follow these rules. - Bütün üyelerin bu kurallara uyması zorunludur.

It is necessary that Nancy attend the meeting. - Nancy'nin toplantıya katılması zorunludur.

zorunlu
bound to

He is bound to win the match. - O maçı kazanmaya zorunlu.

It was bound to happen that way. - O şekilde olması zorunluydu.

zorunlu
{s} urgent
zorunlu
(Kanun) impeditive
zorunlu
(Biyokimya) obligate

Don't feel obligated to talk if you don't want to. - Eğer istemiyorsan konuşmak için zorunlu hissetme.

zorunlu
(Gıda) obligat

If school wasn't obligatory, I would stop going there. - Okul zorunlu olmasa, oraya gitmekten vazgeçerim.

We still have an obligation. - Hâlâ bir zorunluluğumuz var.

zorunlu
perforce
zorunlu
bounden
zorunlu
binding
zorunlu
compulsive

Tom is a compulsive liar. - Tom zorunlu bir yalancıdır.

zorunlu
derigueur
zorunlu
force majeure
zorunlu
(Felsefe) apodictic
zorunluluk getirmek
impose obligation
zorunluluklar
obligations

He won't be able to come anymore due to his obligations. - O, zorunluluklarından dolayı artık gelemeyecek.

zorunluluklar
necessities
zorunlu
essential

It is essential that every child have the same educational opportunities. - Her çocuğun aynı eğitim fırsatlarına sahip olması zorunludur.

It's essential that we do that. - Bunu yapmamız zorunlu.

zorunlu
forced

The plane made a forced landing. - Uçak zorunlu iniş yaptı.

zorunlu
indispensable

Nobody is indispensable. - Hiç kimse zorunlu değil.

His help is indispensable to us. - Onun yardımı bizim için zorunludur.

zorunlu
coercible
zorunlu
obligatorily
zorunlu
reserve requirements
ana zorunluluk listesi (Savunma Bakanlığı (DoD))
(Askeri) master urgency list (DOD)
güncel zorunluluk
daily necessity
toplumsal zorunluluk
social imperative
zorunlu
(Hukuk) compulsory, essential
zorunlu
{s} bound

It was bound to happen that way. - O şekilde olması zorunluydu.

He is bound to win the match. - O maçı kazanmaya zorunlu.

zorunlu
forcedly
zorunlu
compulsory; imperative; mandatory
zorunlu
enforced

That law isn't enforced. - O yasa zorunlu değil.

zorunlu
imperious
zorunlu
obligatory, absolutely necessary; indispensable
zorunlu
irremissible
zorunlu
phil. apodictic, apodictical, apodeictic
zorunlu
incumbent
zorunlu
de rigueur
zorunlu
imperative , mandatory
zorunlu
obligatory, necessary; compulsory, mandatory; indispensable, inevitable
zorunlu
unavoidable
zorunlu
needful
zorunlu
ministerial
التركية - التركية
Zorunlu olma durumu, zorunluk
Zorunlu olma durumu, zorunluk: "Bu zorunluluk, başkalarınca savsaklanmış görevi yerine getirmekten doğuyor."- S. Birsel
(Hukuk) MECBURİYET
(Hukuk) ZARURET
(Osmanlı Dönemi) mecburiyet
zorunlu
Kesin olarak ihtiyaç duyulan, zaruri, mecburi, ıstırari: "Tanzimat, gecikmiş de olsa, zorunlu, kaçınılmaz bir atılımdı."- N. Cumalı
zorunlu
Doğal olarak kaçınılması imkânsız olan
zorunlu
Kesin olarak ihtiyaç duyulan, zarurî, mecburî, ıstırarî
zorunluluk
المفضلات