sonsuzluk

listen to the pronunciation of sonsuzluk
التركية - الإنجليزية
Eternity

Eternity is a long time. - Sonsuzluk, uzun bir zamandır.

If there's something more terrifying in the world than eternity, then it's probably the current progress of my diploma thesis. - Dünyada sonsuzluktan daha korkunç bir şey varsa, o zaman bu muhtemelen benim diploma tezinin geçerli ilerlemesidir.

infinity
endlessness
vastness
immeasurableness
boundlessness
aeon
everlasting
infinity, eternity
infinitude
indefiniteness
eon
immensity
everlastingness
ınfinity
sempiternal
infinite
the Infinite
son
recent

I've been sluggish recently. - Son zamanlarda tembelleştim.

Recent advances in medicine are remarkable. - Tıptaki son gelişmeler dikkat çekiyor.

son
ultimate

Such considerations ultimately had no effect on their final decision. - Bu tür düşüncelerin sonuçta onların nihai kararı üzerinde herhangi bir etkisi olmamıştır.

So ultimately, with Tatoeba we are only building the foundations… to make the Web a better place for language learning. - Yani sonuçta, Web'i dil öğrenmede daha iyi bir yer yapmak için biz Tatoeba ile sadece temelleri inşa ediyoruz.

son
end

The drugstore is at the end of this road. - Eczane yolun sonunda.

In the near future, we will be able to put an end to AIDS. - Yakın gelecekte, AIDS'e son verebileceğiz.

son
{s} latest

His motorcycle is the latest model. - Onun motosikleti en son model.

I just bought the latest version of this MP3 player. - Ben az önce bu MP3 çaların en son sürümünü satın aldım.

son
last

Advances in science and technology and other areas of society in the last 100 years have brought to the quality of life both advantages and disadvantages. - Son 100 yılın bilim ve teknoloji ve topluluğun diğer alanlarındaki gelişmeler hayat kalitesine hem avantajlar hem de dezavantajlar getirdi.

The last time I went to China, I visited Shanghai. - Çin'e gittiğim en son zaman, Şangay'ı ziyaret ettim.

son
final

I haven't read the final page of the novel yet. - Romanın son sayfasını henüz okumadım.

Because of hunger and fatigue, the dog finally died. - Açlıktan ve yorgunluktan dolayı, köpek sonunda öldü.

sonsuzluk korkusu
(Pisikoloji, Ruhbilim) apeirophobia
sonsuzluk duygusu
oceanic feeling
son
finish

I will study abroad when I have finished school. - Okulu bitirdikten sonra yurtdışında eğitim yapacağım.

Apply two coats of the paint for a good finish. - İyi bir sonuç için iki tabaka boya uygula.

son
result

Many diseases result from poverty. - Çoğu hastalık yoksulluktan sonuçlanır.

You shouldn't sleep with a coal stove on because it releases a very toxic gas called carbon monoxide. Sleeping with a coal stove running may result in death. - Kömür sobasıyla uyumamalısınız. Çünkü karbonmonoksit olarak adlandırılan çok zehirli bir gaz içerir. Kömür sobasıyla uyumak ölümle sonuçlanabilir.

son
conclusion

The conclusion reached by a study is People who think their feet are smelly, have smelly feet; people who think they aren't, don't. - Bir çalışma ile ulaşılan sonuç ayaklarının pis koktuğunu düşünen insanların kötü kokan ayakları vardır; ayaklarının kötü kokmadığını düşünen insanların yoktur.

Only after a long dispute did they come to a conclusion. - Ancak uzun bir tartışmadan sonra bir sonuca vardılar.

son
supreme

It made me supremely happy. - Bu beni son derece mutlu etti.

son
{i} ending

Most Hollywood movies have a happy ending. - Birçok Hollywood filmleri mutlu bir sona sahiptir.

I like stories that have sad endings. - Hüzünlü sonları olan hikayeleri severim.

son
last; recent; latest; final; definitive; last; end, conclusion, close; ending; final; expiration; end, death; result; breakup; placenta, afterbirth
son
{s} late

He returned home three hours later. - Üç saat sonra eve geri döndü.

In late August, the Allied forces captured Paris. - Ağustos ayı sonlarında İtilâf Devletleri, Paris'i ele geçirdi.

son
{i} close

Close the door after you. - Sizden sonra kapıyı kapatın.

He went to the store at the last minute, just before it closed. - O, tam kapanmadan önce, o son dakikada dükkâna gitti.

Son
to
son
foot

It is fun playing football after school. - Okuldan sonra futbol oynamak eğlencelidir.

We will play football after school. - Okuldan sonra futbol oynayacağız.

son
bottom

I bet my bottom dollar he is innocent. - Onun masum olduğuna son dolarıma bahse girerim.

Tom found the wallet he thought he'd lost after searching the house from top to bottom. - Evi baştan aşağı aradıktan sonra Tom, kaybettiğini düşündüğü cüzdanı buldu.

son
firm

After fifteen years at a building firm, Bill Pearson was given the responsible position of area manager. - Bir inşaat şirketinde on beş yıldan sonra, Bill Pearson'a sorumlu bölge müdürü pozisyonu verildi.

He took charge of the firm after his father's death. - Babasının ölümünden sonra firmanın sorumluluğunu o aldı.

son
concluding

Members of the board will meet for a concluding session on March 27, 2013. - Yönetim kurulu üyeleri, 27 Mart 2013 tarihinde bir sonuç oturumu için bir araya gelecek.

I was too hasty in concluding that he was lying. - Onun yalan söylediği sonucuna varmada çok aceleci davrandım.

son
utter

Tom looks utterly confused. - Tom son derece şaşırmış görünüyor.

Tom was utterly disappointed. - Tom son derece hayal kırıklığına uğradı.

son
desistence
son
(Denizbilim) boundary
son
kiss-off
son
(Tıp) sone

Monica Sone was a Japanese-American writer. - Monica Sone, Japon asıllı Amerikalı bir yazardı.

I heard there were many double suicides in Sonezaki. - Sonezaki'de birçok çift intihar olduğunu duydum.

son
cross-section
son
(Bilgisayar) in the last

Tom has been convicted of drunken driving twice in the last four years. - Tom son dört yılda iki kez alkollü araba sürmekten mahkûm edildi.

Advances in science and technology and other areas of society in the last 100 years have brought to the quality of life both advantages and disadvantages. - Son 100 yılın bilim ve teknoloji ve topluluğun diğer alanlarındaki gelişmeler hayat kalitesine hem avantajlar hem de dezavantajlar getirdi.

son
terminatory
son
water

Water will evaporate after it is boiled. - Su kaynatıldıktan sonra buharlaşır.

What would you like after dinner? Coffee, tea, or mint water? - Akşam yemeğinden sonra ne istersin? Kahve, çay ya da nane suyu?

son
desition
son
lag
son
lattermost
son
the last

Advances in science and technology and other areas of society in the last 100 years have brought to the quality of life both advantages and disadvantages. - Son 100 yılın bilim ve teknoloji ve topluluğun diğer alanlarındaki gelişmeler hayat kalitesine hem avantajlar hem de dezavantajlar getirdi.

Yesterday was the last day of school. - Dün okulun son günüydü.

son
death

You shouldn't sleep with a coal stove on because it releases a very toxic gas called carbon monoxide. Sleeping with a coal stove running may result in death. - Kömür sobasıyla uyumamalısınız. Çünkü karbonmonoksit olarak adlandırılan çok zehirli bir gaz içerir. Kömür sobasıyla uyumak ölümle sonuçlanabilir.

He took charge of the firm after his father's death. - Babasının ölümünden sonra firmanın sorumluluğunu o aldı.

son
tail
son
(deyim) fag-end
son
end-all
son
lag end
son
all in all

All in all, after ten years of searching, my friend got married to a girl from the Slantsy region. - Her şeyi düşünerek, on yıllık araştırmadan sonra, arkadaşım Slantsy bölgesinden bir kızla evlendi.

All in all, how many different schools have you attended? - Sonuçta, kaç tane farklı okula devam ettin?

son
aftermath
son
culminate

The celebrations culminated in a spectacular fireworks display. - Kutlamalar muhteşem bir havai fişek gösterisi ile sonuçlandı.

The European Union is set up with the aim of ending the frequent and bloody wars between neighbours, which culminated in the Second World War. - Avrupa Birliği, ikinci dünya savaşı ile sonuçlanan sık ve kanlı komşu devletler arasındaki savaşları bitirme amacıyla kuruldu.

son
expiree
son
{i} sunset

After sunset, a thin mist appeared over the field. - Gün batımından sonra, alanın üzerinde ince bir sis belirdi.

After Tom finished watering the plants, he sat down on the porch to enjoy the sunset. - Tom bitkileri sulamayı bitirdikten sonra, o, gün batımının keyfini çıkarmak için veranda da oturdu.

son
(Tıp) secundines
son
tip
son
inappellable
son
expire

This offer expires on August 15, 1999. - Bu teklif 15 Ağustos 1999 yılında sona erecek.

My driver's license expires at the end of this month. - Sürücü lisansım bu ayın sonunda sona eriyor.

son
breakup
son
sequel
son
terminal

Sami learned he had terminal cancer. - Sami son aşamada bir kanseri olduğunu öğrendi.

son
culmination
son
top end
son
crucial

The first minutes after a heart attack are crucial. - Bir kalp krizinden sonra ilk dakikalar çok önemlidir.

son
{s} farewell
son
extreme

Tom is extremely thankful to Mary for her help. - Tom Mary'ye onun yardımı için son derece minnettar.

The British people in general are extremely fond of their pets. - İngiliz halkı genel olarak evcil hayvanlarına son derece düşkündür.

son
doom

They fled the doomed company like rats deserting a sinking ship. - Onlar sonu gelmiş şirketten, batan gemiyi terk eden fareler gibi kaçtılar.

son
closure
son
latter

Love is above money. The latter can't give as much happiness as the former. - Sevgi paranın üstündedir. Sonraki önceki kadar çok mutluluk veremez.

The end of which there were two little sketches of rhetoric and logic, the latter finishing with a specimen of a dispute in the Socratic method. - Onun sonunda konuşma sanatı ve mantık ile ilgili , Socrates metodunda herhangi bir anlaşmazlık örneği ile biten ikincisinin sonunda iki küçük skeç vardı.

son
termination
son
expiration
son
by the end

The boss told his secretary to come up with a good idea by the end of the week. - Patron sekreterine hafta sonuna kadar iyi bir fikirle gelmesini söyledi.

Tom can expect to hear from us by the end of the month. - Tom gelecek ayın sonuna kadar bizden haber almayı bekleyebilir.

son
last of
son
{i} fate

In the end the two families accepted their fate. - Sonunda iki aile kaderini kabul etti.

The fate of the hostages depends on the result of the negotiation. - Tutsakların kaderi görüşmenin sonucuna göre değişir.

son
afterbirth
son
{i} extremity
son
{i} denouement
son
curtains

The room looks different after I've changed the curtains. - Perdeleri değiştirmemden sonra oda farklı görünüyor.

son
kibosh
son
omega
son
last; final; the most recent
son
fine

I hope this fine weather lasts till the weekend. - Umarım bu güzel hava hafta sonuna kadar sürer.

It will be fine this afternoon. - Bu öğleden sonra hava güzel olacak.

son
dernier
son
{s} conclusive
son
secundine
son
quietus
son
{s} finishing

I'll add the finishing touches. - Son rötuşları ekleyeceğim.

I'm adding the finishing touches now. - Ben şimdi son rötuşları yapıyorum.

son
full stop

There needs to be a full stop at the end of a sentence. - Bir cümlenin sonunda nokta olması gerekir.

There's a full stop missing from the end of the sentence. - Bu cümlenin sonunda bir nokta eksik.

son
{i} finis

Having finished my work, I left the office. - İşimi bitirdikten sonra bürodan ayrıldım.

Apply two coats of the paint for a good finish. - İyi bir sonuç için iki tabaka boya uygula.

son
bedrock
son
kiss off
son
{i} issue

The latest issue of the magazine will come out next Monday. - Derginin son basımı gelecek pazartesi yayınlanacak.

son
epilogue
son
{i} ruination
son
lastly, last, at the end, after all the others
son
full

Tom had pockets full of cash after a lucky night at the casino. - Kumarhanedeki şanslı bir geceden sonra, Tom'un cepler dolusu nakiti vardı.

The bus is full. You'll have to wait for the next one. - Otobüs dolu. Bir sonraki için beklemeniz gerekecek.

son
nth
son
end , final , last
son
afterbirth; placenta
son
tail end
son
{i} expiry
son
definitive
son
(Hukuk) outcome

You've got to answer for the outcome. - Sonucun hesabını vermek zorundasın.

The game's outcome hangs on his performance. - Oyunun sonucu onun performansına bağlı.

son
end, conclusion, termination
son
{i} upshot
الإنجليزية - الإنجليزية

تعريف sonsuzluk في الإنجليزية الإنجليزية القاموس.

SON
SupraOptic Nucleus
SON
Sonora, a state of Mexico
SON
socked on the nose
Son
Jesus Christ, whom Christians believe to be the son of God
son
A male adopted person in relation to his adoption parents
son
A male child, a boy or man in relation to his parents; one's male offspring

The Chinese and Indians say all too often: I want a son, not a daughter..

son
{n} a male-child, native, descendant
son
{i} male child, male offspring
son
male child, as in: He brought his son and daughter to work today to teach them about our industry
son
A male child; the male issue, or offspring, of a parent, father or mother
son
equals
son
The SON is the number issued by the local exchange carrier to confirm the order for the ISDN service It provides a matching number for cross referencing the order to the phone company
son
An early style of Cuban dance music, resulting from the blending of African and Spanish influences; the root of most of the familiar styles of Afro-Cuban dance music It was played by small bands, using guitar or tres, maracas, guiro, claves, bongo, and other instruments
son
A Cuban dance similar to the Bolero except that it is wilder in rhythmic accent and more violent in step pattern It is the Son which first served as a basis for the Mambo which in turn became the triple Mambo, now known as Cha Cha This slow rhythmic dance was originally in 2/4 time It became Americanized and is usually played in 4/4 time
son
but
son
One important form the the merging of African and Spanish influences resulted in, it is the root of most familiar styles of Afro-Cuban dance music A blend of the music of the spanish farmers (campesinos) and African slaves, it is believed to have originated in Oriente (the eastern province of Cuba) toward the end of the 19th century (slavery was abolish in 1878) It was played by small bands, using guitar or tres, maracas, guiro, claves, bongo, a marimbula and a botija The more urban style played in Havana at the beginning of the century became a national style in 1920
son
Most influential Cuban style initiated in the second half of the nineteenth century in the eastern province of Oriente It combines Spanish elements of the Canci n style and instruments with African rhythm and percussion Early forms were interpreted by the Campesinos and developed by the Changui groups
son
abbr Service Order Number
son
A native or inhabitant of some specified place; as, sons of Albion; sons of New England
son
Summary of Need
son
The son is perhaps the oldest and certainly the classic Afro-Cuban form, an almost perfect balance of African and Hispanic elements Originating in Oriente province, it surfaced in Havana around World War I and became a popular urban music played by string-and-percussion quartets and septetos Almost all the numbers Americans called rumbas were, in fact, sones "El Manicero" ("The Peanut Vendor") was a form of son derived from the street cries of Havana and called a pregon The rhythm of the son is strongly syncopated, with a basic chicka-CHUNG pulse
son
Any young male person spoken of as a child; an adopted male child; a pupil, ward, or any other young male dependent
son
(Service Order Number): The SON is the number issued by the local exchange carrier to confirm the order for the ISDN service It provides a matching number for cross referencing the order to the phone company
son
The Son is the Source of Reason, LOGOS, in the universe There is only one Son, one Reason, one LOGOS, one Christ (Traditionally, the LOGOS in John 1 1 was translated as "the Word," but the Greek LOGOS can also be translated as "Reason ")
son
The produce of anything
son
the divine word of God; the second person in the Trinity (incarnate in Jesus)
son
Jesus Christ, the Savior; called the Son of God, and the Son of man
son
A male person considered to have been significantly shaped by some external influence
son
Someone's son is their male child. He shared a pizza with his son Laurence Sam is the seven-year-old son of Eric Davies They have a son
son
A male descendant
son
A male descendant, however distant; hence, in the plural, descendants in general
son
the divine word of God; the second person in the Trinity (incarnate in Jesus) a male human offspring; "their son became a famous judge"; "his boy is taller than he is
son
A missionary for whom one acted as trainer
son
A male person who has such a close relationship with an older or otherwise more authoritative person that he can be regarded as a son of the other person
son
A familiar address to a male person from an older or otherwise more authoritative person
son
a male human offspring; "their son became a famous judge"; "his boy is taller than he is"
son
feelings Some people use son as a form of address when they are showing kindness or affection to a boy or a man who is younger than them. Don't be frightened by failure, son
son
A man, especially a famous man, can be described as a son of the place he comes from. New Orleans's most famous son, Louis Armstrong. sons of Africa
son
A male child, a boy or man in relation to his parents; ones male offspring
التركية - التركية
Sonsuz olma durumu
Sonu olmayan gelecek zaman, ebediyet: "İyi ve yoğun yaşanan bir dakikada sonsuzluktan bir renk var."- H. Taner
Sonu olmayan gelecek zaman, ebediyet
Sonu ve sınırı olmayan uzay
ebediyet
ebet
payansızlık
(Osmanlı Dönemi) ebed
(Osmanlı Dönemi) sermediyet
Son
münteha
Son
nihayet

Tom nihayet eşcinsel olduğunu itiraf ettiğinde herkes zaten onun eşcinsel olduğunu biliyordu. - Tom sonunda kabullenmeye karar verdiğinde herkes zaten onun eşcinsel olduğunu biliyordu.

Nihayet doktorun sekreteri Tom'un adını seslendi. - Sonunda doktorun sekreteri Tom'un ismini çağırdı.

son
Artık ondan ötesi veya başkası olmayan
son
(Osmanlı Dönemi) ahir
son
Etene, eş, döl eşi, meşime, plasenta
son
En arkada bulunan
son
Olum
son
En son, bitiş nihayet
son
Ses gürlüğü birimi
son
Levent Kırca'nın yönettiği bir film
son
Olanca
son
Bir şeyin en arkadan gelen bölümü, bitimi, nihayet
son
Şimdiki zamana en yakın zamandan beri olan veya bu zamanda yapılmış, olmuş olan, ilk karşıtı: "Gündüzün son ışıklarıyla beraber sanki odadan eşya da çekiliyordu."- P. Safa
son
"- M
son
Şimdiki zamana en yakın zamandan beri olan veya bu zamanda yapılmış, olmuş olan, ilk karşıtı
son
Plasenta
son
Etene
son
Olum. Olanca: "Son kuvvetiyle: Ya Ali! diye bağırdı
son
Artık ondan ötesi veya başkası olmayan: "Son altı karıncayı Kadırga meydanında birkaç yıl evvel görmüştüm."- H. A. Yücel
الإنجليزية - التركية

تعريف sonsuzluk في الإنجليزية التركية القاموس.

son
oğul

O, oğullarının her birine para verdi. - He gave money to each of his sons.

O, oğullarına kötü davrandı. - He behaved badly to his sons.

son
erkek evlat.oğul
son
mahdum
son
ibn
son
oğlu

Benim bir oğlum ve bir de kızım var. Oğlum New York'ta ve kızım da Londra'da. - I have a son and a daughter. My son is in New York, and my daughter is in London.

Küçük oğlum araba sürebiliyor. - My little son can drive a car.

son
erkek evlât

Tom bana bir erkek evlat gibi. - Tom is like a son to me.

Tom bana onun için bir erkek evlat gibi olduğumu söyledi. - Tom told me I was like a son to him.

son
çocuk

Karısı ona iki kızı ve bir erkek çocuk doğurdu - His wife bore him two daughters and a son.

Tom oğluna çocukları yiyen bir canavar hakkındaki hikayeyi anlattı. - Tom told his son the story about a monster that ate children.

son
evladım
son
oğlum

Benim bir oğlum ve bir de kızım var. Oğlum New York'ta ve kızım da Londra'da. - I have a son and a daughter. My son is in New York, and my daughter is in London.

Oğlumuz savaşta öldü. - Our son died during the war.

son
son of a gun it kırıntısı
son
{i} oğul, erkek evlat
son
Hazreti İsa
son
piç oğlu piç
son
Hay Allah
son
it oğlu it
sonsuzluk
المفضلات