içlenmek

listen to the pronunciation of içlenmek
التركية - الإنجليزية
for the kernel (of a nut or seed) to become plump, fill its shell/ hull/husk
to take to heart, to grieve
to be inwardly distressed by, be secretly hurt by
grieve
smolder
iç
interior

Tom is an interior designer. - Tom bir iç mimar olmak istedi.

She has aspirations to become an interior decorator. - Onun iç dekaratör olma özlemleri var.

iç
{s} domestic

My father is a pilot on the domestic line. - Babam iç hatlarda çalışan bir pilot.

Would domestic peace be plunged into jeopardy? - İç barış tehlikeye girer mi?

iç
inner

There's a button on the inner side of the door. - Kapının iç tarafında bir buton var.

I had my wallet stolen from my inner pocket. - İç cebimden cüzdanımı çaldırdım.

iç
{s} internal

That politician is well versed in internal and external conditions. - O politikacı iç ve dış koşullarda deneyimlidir.

We dissected a frog to examine its internal organs. - Bir kurbağayı, iç organlarını incelemek için kesip parçalara ayırdık.

iç
{i} inside

Outside of a dog, a book is man's best friend. Inside of a dog, it's too dark to read. - Bir köpeğin dışında, bir kitap insanın en iyi arkadaşıdır. Bir köpeğin içinde, okumak için çok karanlıktır.

Someone pushed me inside. - Biri beni içeri itti.

iç
intrinsic
iç
interrior
iç
interior equipment
iç
offal
iç
internus
iç
intestines
iç
stomach

Drinking on an empty stomach is bad for your health. - Boş mideyle içki içmek sağlığa zararlıdır.

The stomach is one of the internal organs. - Mide iç organlardan birisidir.

iç
indoor

I stayed indoors because it rained. - Yağmur yağdığı için evde kaldım.

Catherine stayed indoors because it was raining. - Yağmur yağdığı için Catherine içerde kaldı.

iç
{f} swig

If I don't drink a swig of water, I can't swallow these tablets. - Eğer bir yudum su içmezsem bu hapları yutamam.

He drank a great swig from the bottle. - O, şişeden büyük bir yudum içti.

iç
in
iç
knock back
iç
{i} within

I will answer within three days. - Üç gün içinde cevap vereceğim.

Truman arrived at the White House within minutes. - Truman, Beyaz Saray'a dakikalar içinde ulaştı.

iç
endo-
iç
intra

We have to measure your intraocular pressure. Please open both eyes wide and look fixedly at this object here. - Göz merceğiniz içindeki baskıyı ölçmeliyiz. Lütfen iki gözünüzü genişçe açın ve sabit bir şekilde buradaki bu objeye bakın.

iç
inland
iç
{f} drink

Europeans love to drink wine. - Avrupalılar şarap içmeyi sever.

I'll buy you a drink. - Sana bir içecek ısmarlayacağım.

iç
quaff
iç
{f} drinking

He began his meal by drinking half a glass of ale. - Yarım bardak bira içerek yemeğine başladı.

We have to stop him from drinking any more. - Artık onu, içmekten alıkoymalıyız.

iç
drank

John drank many bottles of wine. - John birçok şişe şarap içti.

After taking a bath, I drank some soft drink. - Duş aldıktan sonra biraz meşrubat içtim.

iç
stuffing
iç
bowels
iç
stuffing, filling (material used to stuff or fill something)
iç
the interior, the inside, the inner part or surface
iç
domestic, internal (as opposed to foreign)
iç
core
iç
inward

We have become an intolerant, inward-looking society. - Biz hoşgörüsüz, içe dönük bir toplum olduk.

A ghost is an outward and visible sign of an inward fear. - Bir hayalet içe dönük bir korkunun dışa dönük ve görünür işaretidir.

iç
intestine
iç
inland (as opposed to coastal)
iç
(a person's) true self, heart, soul: Merak etme, Safigül'ün içi temiz. Don't worry, Safigül's a good soul at heart. Eğer içinde varsa, bir yolunu bulup üniversiteyi bitirir. He'll find a way to finish university, if he really wants to do so
iç
inner, inside; interior; internal
iç
guts

No one seems to have the guts to do that anymore. - Artık hiç kimsenin onu yapmak için cesareti var gibi görünmüyor.

Tom doesn't have the guts to do that. - Tom'un onu yapmak için cesareti yok.

iç
inner part (of a nut or seed), kernel; inner part (of a fruit), meat, flesh
iç
insides, innards (internal organs of a person or animal)
iç
inlying
iç
civil

While the civil war went on, the country was in a state of anarchy. - İç savaş sırasında, ülke anarşik bir durum içindeydi.

It prevented a civil war. - Bu bir iç savaş engelledi.

iç
inside, interior; stomach, intestines, offal; heart, mind; internal, interior, inner, inside; domestic, home
iç
refill

Tom held out his cup for a refill. - Tom yeniden doldurulması için fincanını uzattı.

Tom grabbed his mug and walked into the kitchen to get a refill. - Tom kupasını aldı ve yeniden doldurmak için mutfağa gitti.

iç
(Hukuk) domestic, inner, internal
iç
inside , internal , intrinsic
iç
endo
iç
{i} kernel

Virtual memory is a memory management technique developed for multitasking kernels. - Sanal bellek çoklu görev çekirdekleri için geliştirilmiş bir bellek yönetim tekniğidir.

iç
biennial
iç
knockback
iç
entrails
iç
inset
iç
breast

2005 was a bad year for music sector. Because Kylie Minogue caught breast cancer. - 2005, müzik sektörü için kötü bir yıldı. Çünkü Kylie Minogue meme kanserine yakalandı.

I'd like to have a test for breast cancer. - Göğüs kanseri için bir test yaptırmak istiyorum.

iç
juvenilia
iç
nucleus

Helium is the second simplest atom. It consists of a nucleus containing 2 protons and two neutrons. Around the nucleus orbits 2 electrons. - Helium ikinci en basit atomdur. O, iki proton ve iki nötron içeren bir çekirdekten oluşur. Çekirdek etrafında 2 elektron döner.

التركية - التركية
Tanelenmek, iç tutmak
Kimseye belli etmeden bir şeyi kendine dert etmek, duygulanmak
iç
Pirinç, soğan ve baharatla hazırlanan, dolmalarda kullanılan karışım
iç
Akıl, gönül, irade gibi insanın manevi varlığını oluşturan şeylerden herhangi biri: "İçimizdeki sevinçleri, kederleri paylaşacak insan nerde?"- S. F. Abasıyanık
iç
Dolma yapmak için hazırlanan karışım
iç
Kabuğu olan veya dışı kabuk durumunda bulunan yiyeceklerde kabuğun sardığı bölüm
iç
Harem dairesi
iç
Değişik yemeklerde kullanılmak üzere et ile sebzelerin ince kıyımının karıştırılması ve yoğrulmasıyla meydana getirilen karışım
iç
Akıl, gönül, irade gibi insanın manevî varlığını oluşturan şeylerden herhangi biri
iç
Muhteva

Portakallar yüksek vitamin muhtevasına sahiptir. - Portakalların yüksek vitamin içeriği vardır.

Şayet bir şeyi anlamıyorsanız, onun muhtevasının farkında olmamanızdandır. - Eğer bir şeyi anlamıyorsanız, onun içeriğinin farkında olmamanızdandır.

iç
İki veya ikiden çok şeyde merkeze daha yakın olan
iç
Kimse veya nesnelerin arasında bulunan kimse veya nesne
iç
Mide, bağırsak, karın
iç
Bir ülke, şehir, topluluk vb.nde olan veya yapılan
iç
İnsanın manevî varlığıyla ilgili olan
iç
Cisimlerin yüzeyleri arasında kalan her nokta
iç
Herhangi bir durumun, cismin veya alanın sınırları arasında bulunan bir yer, dâhil, dış karşıtı
iç
Somut kavramlarda iki veya ikiden çok şeyde merkeze daha yakın olan: "İç kapının perdesi yanlara doğru açıldı."- P. Safa. İnsanın manevi varlığıyla ilgili olan
iç
Oyuk olan veya oyuk sayılabilen şeylerin boşluğu
iç
Ten ile dış giysiler arası: "Boynumda kalın yün atkı, içimde çift kat fanila, gene de titriyorum."- E. Bener
iç
Toplu bir durumda bulunan kimse veya nesnelerin arasında bulunan kimse veya nesne: "Ama hepiniz, hepiniz / Hepiniz geçim derdinde / Bir ben miyim keyif ehli içinizde?"- O. V. Kanık
iç
Bir ülkede, şehirde, toplulukta vb.de olan veya yapılan
iç
Herhangi bir durumun, cismin veya alanın sınırları arasında bulunan bir yer, dâhil, dış karşıtı: "Deniz gecenin içinde, gece denizin içindedir."- Ç. Altan
iç
Ten ile dış giysiler arası
iç
derun
içlenme
İçlenmek işi
İÇ
(Osmanlı Dönemi) Kalb, vicdan, gönül
İÇ
(Osmanlı Dönemi) t. Herşeyin içerisi, dâhil, derun
İÇ
(Osmanlı Dönemi) Bir şeyin görünmez ciheti, bâtın
İÇ
(Osmanlı Dönemi) Harem dairesi
İÇ
(Osmanlı Dönemi) Karın, mide
İÇ
(Osmanlı Dönemi) Bir şeyin ortasındaki kısım, göbek
İç
(Osmanlı Dönemi) ZAMİR