açıklar

listen to the pronunciation of açıklar
التركية - الإنجليزية
Explain
(Ticaret) deficits

Are trade deficits good or bad? - Ticaret açıkları iyi mi yoksa kötü mü?

Lower taxes don't cause deficits. - Düşük vergiler açıklara neden olmaz.

explaıns
explains

She explains the literal meaning of the sentence. - O, cümlenin gerçek anlamını açıklar.

One explains the other. - Biri diğerini açıklar.

açık
open

Tatoeba is open source. - Tatoeba açık kaynaklıdır.

He told me to leave the window open. - Bana pencereyi açık bırakmamı söyledi.

açık
{s} express

Express your idea clearly. - Fikrini açıkça ifade et.

He expressed himself clearly. - O, kendini açıkça ifade etti.

açık
bare

I can barely keep my eyes open. - Zar zor gözlerimi açık tutabiliyorum.

açık
clear

We need a clear definition of the concept of human rights. - İnsan hakları kavramının açık bir tanımına ihtiyacımız var.

You must speak clearly in company. - Şirkette açıkça konuşmalısın.

açıklar livası
(Konuşma Dili) the unemployed
açık
{s} fair

She has a fair complexion. - Onun açık bir teni vardır.

She has a fair skin and hair. - Onun açık renkli bir cilt ve saçı vardır.

açıkla
explain

He explained later how he made this decision. - Bu kararı nasıl verdiğini daha sonra açıkladı.

Please explain the grammar of 'as may be'. - Lütfen as may be nin dilbilgisini açıklar mısın?

açık
shiny
açıkla
{f} explained

He explained later how he made this decision. - Bu kararı nasıl verdiğini daha sonra açıkladı.

I explained the accident to him. - Ona kazayı açıkladım.

açık
{s} distinct
açık
obvious

It's obvious he's wrong. - Onun hatalı olduğu açıktır.

Brian is mad because Chris obviously does not intend to return the money. - Chris'in açıkça parayı getirmeye niyeti olmadığı için Brian çıldırdı.

açık
{s} plain

It is plain that he is wrong. - Onun hatalı olduğu açıktır.

It's quite plain that you haven't been paying attention. - Dikkat etmediğin oldukça açık.

açık
{s} pale

At daytime, we see the clear sun, and at nighttime we see the pale moon and the beautiful stars. - Gündüzleri açık bir güneş görürüz, ve geceleri solgun bir ay ve güzel yıldızları görürüz.

The turquoise colour evokes the colour of clear water, it's a light and pale blue. - Turkuaz rengi, berrak su rengini çağrıştırıyor, açık ve soluk bir mavi.

açık
{s} precise
açık
definite

It is definite that he will go to America. - Onun Amerika'ya gideceği açık.

açık
{s} light

Your detailed explanation of the situation has let me see the light. - Durumla ilgili ayrıntılı açıklaman benim anlamamı sağladı.

While I was reading in bed last night, I fell asleep with the light on. - Dün gece yatakta kitap okurken, ışık açıkken uykuya dalmışım.

açık
{s} forthright
açıkla
{f} explaining

Tom has some explaining to do. - Tom'un yapacak biraz açıklaması var.

He had no difficulty explaining the mystery. - O, gizemi açıklamada zorluk çekmedi.

açık
wide

The window was wide open. - Pencere tamamen açıktı.

The back door's wide open. - Arka kapı sonuna kadar açık.

açık
straight

Let me get this straight. You're my father? - Şu konuyu açıklığa kavuşturayım. Sen benim babam mısın?

We'll straighten everything out. - Her şeyi açıklığa kavuşturacağız.

açık
smutty
açık
(Havacılık) extended
açık
opened

I opened the door and held it open for Mary. - Kapıyı açtım ve onu Mary için açık tuttum.

Hey, why is the window open? I just opened it to let in a little air. If you're cold, feel free to close it. - Hey, neden pencere açık? Biraz hava sağlamak için açtım. Eğer üşüyorsanız, onu kapatmak için çekinmeyin.

açık
signal
açık
noticeable
açık
intelligible
açık
in bulk
açık
slipt
açık
short and to the point
açık
unreserved
açık
legible
açık
(Bilgisayar) powered on
açık
picturesque
açık
aperture
açık
off

After the wind has stopped, let's sail the boat off to the open sea. - Rüzgar durduktan sonra, tekneyle açık denize yelken açalım.

Tom turned off the engine, but left the headlights on. - Tom motoru kapattı ama farları açık bıraktı.

açık
(Bilgisayar) opens

The store also opens at night. - Mağaza gece de açıktır.

açık
lorry
açık
outspoken

Tom is extremely outspoken. - Tom son derece açık sözlü.

She's an outspoken person. - O açık sözlü bir kişi.

açık
outstretched
açık
shortage
açık
undisguised
açık
patent

This is patently unfair. - Bu açıkça adil değil.

açık
evident

You said you would text me in the evening, but you lied, evidently. - Akşamleyin bana mesaj atacağını söyledin ama açıkça yalan söyledin.

Evidently, Tom didn't want to go. - Açıkçası Tom gitmek istemiyordu?

açık
unconstrained
açık
heart-to-heart
açık
shadowless
açık
explicit

Can you be more explicit? - Biraz daha açık olabilir misin?

I explicitly told Tom not to do that. - Tom'a açıkça onu yapmamasını söyledim.

açık
uncovered
açık
self-evident
açık
fine

He wrote a fine description of what happened there. - O, orada ne olduğu ile ilgili güzel bir açıklama yazdı.

açık
ostensive
açık
diluted
açık
perspicuous
açık
blunt

To put it bluntly, the reason this team won't win is because you're holding them back. - Açık söylemek gerekirse, bu takımın kazanamayacak olmasının sebebi onları geride tutmanızdır.

To put it bluntly, he's mistaken. - Açık söylemek gerekirse, o yanılıyor.

açık
transparent
açık
specific

Could you be more specific? - Biraz daha açık olur musun?

He offered no specific explanation for his strange behavior. - O, onun tuhaf davranışı için özel bir açıklama yapmadı.

açık
manifest

What will happen in the eternal future that seems to have no purpose, but clearly just manifested by fate? - Hiçbir amacı yokmuş gibi görünen ama var olmaktan başka bir kaderi olmadığı da açık olan bir sonsuzluktaki sonsuz gelecekte neler olacak?

açık
broad
açık
concrete
açık
debit
açık
deficient amount
açık
decollete
açık
weak

Tom is obviously still very weak. - Tom açıkçası hâlâ çok zayıf.

I prefer weak coffee. - Açık kahveyi tercih ederim.

açık
apparent

It was apparent that he did not understand what I had said. - Söylediğimi anlamadığı açıktı.

This should be obvious, but apparently it's not. - Bu açık olmalı ama görünüşe göre değil.

açık
graphic

Fewer graphics and more captions would make the description clearer. - Daha az grafikler ve daha fazla başlık açıklamayı daha net yapabilir.

açık
undischarged
açık
demonstrable
açıkla
expound
açıkla
{f} expounded
açıkla
got across
açıkla
{f} professing
açıkla
profess

Professors should explain everything in detail, not be succinct and always tell students to go home and read their books. - Profesörler, her şeyi detaylı bir şekilde açıklamalılar, kısa ve öz olmamalılar ve her zaman öğrencilere eve gitmelerini ve kitaplarını okumalarını söylemeliler.

For a professional, he gave a poor account of himself in today's game. - Bir profesyonele göre, bugünkü oyunda kendisiyle ilgili garip bir açıklama yaptı.

açıkla
{f} expounding
açıkla
elucidate
açıkla
get across
açıkla
{f} professed
açıkla
{f} paraphrase

I don't understand this word. Could you paraphrase it? - Bu sözcüğü anlamıyorum. Onu açıklayabilir misin?

açık
spread
açık
open to

This garden is open to the public. - Bu bahçe halka açıktır.

The store is not open today. - Mağaza bugün açık değil.

açık
open for
açık
{s} free

There Akai joins them and it becomes a free-for-all in front of the finish line. - Orada Akai onlara katılır ve bu bitiş çizgisinin önünde herkese açık bir yarışma olur.

My door is always open. Feel free to visit when you want. - Kapım her zaman açık. İstediğin zaman ziyaret etmeye çekinme.

açık
open on
açık
wide-open
açık
loosy
Açık
power on
açık
light (shade of color)
açık
clean cut
açık
{s} candid

Tom announced his candidacy for class president. - Tom sınıf başkanlığı için adaylığını açıkladı.

Tom is candid about his past. - Tom geçmişi konusunda çok açıktır.

açık
{i} deficit

The company incurred a deficit of $400 million during the first quarter. - Şirket ilk çeyrekte 400 milyon dolar açık verdi.

Are trade deficits good or bad? - Ticaret açıkları iyi mi yoksa kötü mü?

açık
{i} shortfall
açık
{s} articulate
açık
openended
açık
frank, open
açık
on , open
açık
wide open

The door was wide open. - Kapı sonuna kadar açıktı.

The front door was wide open. - Ön kapı sonuna kadar açıktı.

açık
open; (çay/kahve) weak; (yol/geçit) free, clear; (hava) clear, cloudless; (renk) light; uncovered; naked, bare; clear, plain, distinct; frank, outspoken; vacant" " boş, münhal; (çek) blank;" "(resim/kitap vb.) smutty, bawdy, pornographic, salacious; open air; open sea; vacant position; deficit; shortfall; openly, baldly, frankly, straight out
açık
spaced far apart, separated
açık
expressly

Here everything is forbidden that isn't expressly permitted. - Burada açıkça izin verilmeyen her şey yasaktır.

açık
{s} raw
açık
{s} overt

Racism today isn't so overt. - Irkçılık bugün çok açık değildir.

açık
decided

He explained at length what had been decided. - O, neye karar verildiğini uzun uzadıya açıkladı.

We've decided to paint the walls light blue. - Duvarları açık maviye boyamaya karar verdik.

açık
{s} outright
açık
vacancy, job opening
açık
excess of expense over income
açık
{s} serene
açık
not secret, in the open
açık
hearttoheart
açık
public

The facts did not become public for many years. - Gerçekler uzun yıllar boyunca açıklanmadı.

Please refrain from smoking in public places. - Lütfen halka açık yerlerde sigara içmekten imtina edin.

açık
declared

The government explicitly declared its intention to lower taxes. - Hükümet vergileri düşürmek için niyetini açıkça bildirdi.

When he openly declared he would marry Pablo, he almost gave his grandmother a heart attack and made his aunt's eyes burst out of their sockets; however, his little sister beamed with pride. - O Pablo ile evleneceğini açıkça ilan ettiğinde, neredeyse büyük annesine kalp krizi geçirtecekti , halasının gözlerini yuvasından fırlattıracaktı fakat küçük kız kardeşi gururla baktı.

açık
{s} hospitable
açık
unobstructed, free
açık
cloudy

On cloudy days, you can hear distant sounds better than in clear weather. - Bulutlu günlerde, uzaktaki sesleri açık havadakilerden daha iyi duyarsın.

açık
{s} visible

During clear weather, the coast of Estonia is visible from Helsinki. - Açık havada, Estonya kıyısı Helsinki'den görülebilir.

açık
blank
açık
obscene; suggestive
açık
clear-cut
açık
open sea

After the wind has stopped, let's sail the boat off to the open sea. - Rüzgar durduktan sonra, tekneyle açık denize yelken açalım.

When we awoke, we were adrift on the open sea. - Uyandığımız zaman, açık denizde akıntıya kapılıp sürükleniyorduk.

açık
{s} categorical
açık
aboveground
açık
confessed

He confessed his crime frankly. - Suçunu çok açık bir şekilde itiraf etti.

açık
wishy washy
açık
point blank
açık
in blank
açık
{s} luminous
açık
uncovered; naked, bare, exposed
açık
{s} loose
açık
{s} unashamed
açık
dilute
açık
fortunate, promising
açık
selfevident
açık
opencast
açık
{s} unclouded
açık
crystal

Let me make myself crystal clear. - Kendimi açık seçik ifade etmeme izin verin.

açık
{s} uncomplicated
açık
deficiency
açık
cloudless
açık
open for business, open
açık
{i} upfront
açık
pointblank
açık
empty, clear, unoccupied
açık
distance, space between
açık
clarion
açık
{s} unequivocal

This is quite unequivocal. - Bu oldukça açık anlamlıdır.

Their deep love for each other was unequivocal. - Onların birbirlerine duydukları derin aşk oldukça açık.

açık
{s} vacant
açık
avowed
açık
{s} expansive
açık
open air

People who regularly work in the open air do not suffer from sleeplessness. - Düzenli olarak açık havada çalışan kişiler uykusuzluk sıkıntısı çekmezler.

A few seconds ago I was in the open air and the bright daylight, and now my eyes refuse to serve me in this darkness. - Birkaç saniye önce ben açık havada ve parlak gün ışığındaydım ve şimdi gözlerim bu karanlıkta bana hizmet etmeyi reddediyor.

açık
{s} direct

According to the manufacturer's directions, tires should be changed every 10 years. - İmalatçının açıklamasına göre, her on yılda bir değiştirilmeli.

I don't understand; you have to be more direct. - Anlamıyorum; daha açık olmak zorundasın.

açık
revealing

Thank you for this revealing lecture! - Bu açıklayıcı ders için teşekkürler!

açık
{s} definitive
açık
flagrant
açık
open ended
açık
(Nükleer Bilimler) on
açık
{s} unconcealed
açık
{s} unlocked

Tom pushed the unlocked door open. - Tom kilidi açık kapıyı iterek açtı.

I left the door unlocked. - Kapıyı açık bıraktım.

açık
{s} uncrossed
açık
{s} lucid
açık
clearcut
açık
explicitly

I explicitly told Tom not to do that. - Tom'a açıkça onu yapmamasını söyledim.

I don't like it when mathematicians who know much more than I do can't express themselves explicitly. - Benim bildiğimden çok daha fazla bilen matematikçiler kendilerini açıkça ifade edemedikleri zaman bundan hoşlanmam.

açık
soccer wing, winger, player in a wing position
açık
deficit, shortage
açık
{s} gaping
açık
{s} exposed

Fadil exposed his dark secret. - Fadıl karanlık sırrını açıkladı.

açık
{s} outdoor

Tom seems to enjoy being outdoors. - Tom açık havada olmaktan hoşlanıyor gibi görünüyor.

Rugby is an outdoor game. - Ragbi bir açık hava oyunudur.

açık
{s} square
açık
clear cut
açık
bleak
açık
bluff
açık
open, defenseless, unprotected (city)
açık
well marked
açık
{s} unsealed
açık
patulous
açık
{s} unmistakable

He bore an unmistakable reference to his father. It made his mother cry. - O, babasına açık bir referans taşıyordu. Bu, annesini ağlattı.

açık
clear, cloudless, fine
açık
clear, easy to understand; not in cipher
açık
{s} unobstructed
açık
not roofed; not enclosed
açık
{s} round

The store is open all the year round. - Dükkan tüm yıl boyunca açıktır.

Strictly speaking, the earth is not round. - Açıkçası dünya yuvarlak değil.

açık
the open

We had a party in the open. - Bizim açık havada bir partimiz vardı.

We had a good time in the open air. - Açık havada iyi zaman geçirdik.

açık
outskirts; nearby place
açık
{s} downright
açık
shirt sleeve
açık
{s} unprotected

Tom left the box unprotected. - Tom kutuyu açık bıraktı.

açık
{s} lucent
açık
pellucid
açık
frankly, openly
açık
outspread
açık
{s} translucent
açık
{s} unambiguous

Write clear and unambiguous texts! - Açık ve net metinler yazın!

Write unambiguous texts. - Açık anlamlı metin yazın.

açık
{s} deficient
açıkla
speak
açıkla
say what you have to say!
açıkla
spit it out !
açıkla
spit it out
açıkla
premise
açıkla
premises
açıkla
justified
açıkla
justify
التركية - التركية

تعريف açıklar في التركية التركية القاموس.

açıklar livası
İşi gücü olmayan, boşta kalan kimse
Açık
(Hukuk) SARİH
Açık
dekolte
Açık
(Hukuk) VAZIH
Açık
(Osmanlı Dönemi) MÜNFEC
Açık
(Osmanlı Dönemi) BÂZ
Açık
(Osmanlı Dönemi) CEHVA'
açık
Her türlü düşünceyi hoşgörüyle karşılayabilen, etkisinde kalabilen: "... her çeşit kafa ve gönül fırtınalarına açık bir adamdı o."- T. Buğra
açık
(Osmanlı Dönemi) küşâde
açık
(Osmanlı Dönemi) sarih
açık
Doğru olarak, açıkça: "İnsan mağlubiyetini bu kadar açık kabul eder mi?"- M. Yesarî
açık
Denizin kıyıdan uzakça olan yeri: "Limanda bilinen gemiler, oysa açıklardadır."- B. Necatigil
açık
Doğru olarak, açıkça
açık
Örtüsüz, çıplak
açık
Boş
açık
Engelsiz. Örtüsüz, çıplak
açık
Bir ihtiyacın karşılanamaması durumu
açık
İşler durumda olan
açık
Kolay anlaşılır, vazıh: "Açık konuşma zamanının artık geldiğine kani idim."- R. N. Güntekin
açık
Kolay anlaşılır, vazıh
açık
Her türlü düşünceyi hoşgörüyle karşılayabilen, etkisinde kalabilen
açık
Koyu olmayan (renk)
açık
Rengi açık olmayan, koyu karşıtı: "Açık sarı saçlı, zayıf bir kadın keman çalıyordu."- Ö. Seyfettin
açık
Sevişme sahnelerini bütün çıplaklığıyla anlatan (kitap, resim, film)
açık
Açılmış, kapalı olmayan, kapalı karşıtı: "Açık pencerenin önünde denize karşı saatlerce dertleştik."- R. N. Güntekin
açık
Belli bir yerin biraz uzağı
açık
Aralığı çok
açık
Görevlisi olmayan, boş (iş, görev), münhal
açık
Gizliliği olmayan, olduğu gibi görünen
açık
Aralığı çok. Çalışır durumda olan: "Bazı dükkânları açık olan caddeden sola saptılar."- Ö. Seyfettin
açık
Denizin kıyıdan uzakça olan yeri
açık
Açılmış, kapalı olmayan, kapalı karşıtı
açık
Engelsiz
açıklar
المفضلات