Tom Mary'ye mutlak gerçeği söyledi.
- Tom told Mary the absolute truth.
Tom mutlak bir dürüstlük insanıdır.
- Tom is a man of absolute sincerity.
Tom mutlak bir dürüstlük insanıdır.
- Tom is a man of absolute sincerity.
Diktatörün tüm yardımcıları ile ilgili mutlak sadakatı vardı.
- The dictator had the absolute loyalty of all his aides.
Söylentinin kesin bir yalan olduğunu kanıtlandı.
- The rumor proved to be an absolute lie.
Öyle yapmak kesinlikle imkansızdır.
- It is absolutely impossible to do so.
Her şekilde, kesinlikle mükemmelsin.
- You're absolutely perfect, in every way.
You're completely right!
- Sie haben vollkommen recht.
If you raise an eyebrow, it can mean I want to have sex with you, but also I find that what you just said is completely idiotic.
- Wenn man eine Augenbraue hochzieht, kann das bedeuten Ich habe Lust, mit dir Sex zu haben, aber auch Ich finde, dass das, was du gerade gesagt hast, vollkommen idiotisch ist.