Sami's mental illness didn't alleviate his punishment. He got two consecutive life sentences.
- Sami'nin akıl hastalığı onun cezasını hafifletmedi. Art arda iki ömür boyu hapis cezası aldı.
Sami took medication to alleviate pain.
- Sami ağrıyı hafifletmek için ilaç aldı.
Alcohol is often a cheap tool to alleviate the stress of a hard day.
I usually have a light breakfast.
- Genellikle hafif bir kahvaltı yaparım.
When meeting a person for the first time, keep the conversation light.
- Biriyle ilk defa karşılaştığında,konuşmayı hafif sürdür.
I have a mild pain here.
- Burada hafif bir ağrım var.
I have a mild headache.
- Hafif bir baş ağrım var.
Several slight shocks followed the earthquake.
- Depremi çok sayıda hafif şoklar izledi.
A nerve cell responds to a slight stimulus.
- Bir sinir hücresi hafif bir uyarıcıya yanıt verir.
This titanium bicycle made in Italy is incredibly lightweight.
- İtalya'da yapılan bu titanyum bisiklet inanılmaz hafiftir.
This carbon fiber bicycle is incredibly lightweight.
- Bu karbon fiber bisiklet inanılmaz hafiftir.
I like my coffee weak.
- Kahvemi hafif severim.
I'd like my coffee weak.
- Kahvemi hafif istiyorum.
Tom tapped on the window.
- Tom pencereye hafifçe vurdu.
Tom tapped Mary on the shoulder.
- Tom Mary'nin omzuna hafifçe vurdu.
I think you underestimate us.
- Sanırım bizi hafife alıyorsun.
I think you underestimate him.
- Sanırım onu hafife alıyorsun.
She gave the door a gentle push.
- O, kapıyı hafifçe itti.
The dog barked softly.
- Köpek hafifçe havladı.
Just close your eyes, whispered Tom, and when Mary closed her eyes, he kissed her softly on the lips.
- Tom Sadece gözlerini kapat. diye fısıldadı ve Mary gözlerini kapatınca, onun dudaklarını hafifçe öptü.
Tom knocked lightly on Mary's door.
- Tom Mary'nin kapısını hafifçe çaldı.
Tom kissed Mary lightly on the cheek.
- Tom Mary'yi yanağından hafifçe öptü.