zorluklar

listen to the pronunciation of zorluklar
Турецкий язык - Английский Язык
rigors
challenges

There were many challenges. - Birçok zorluklar vardı.

We face many challenges. - Biz birçok zorluklarla karşı karşıyayız.

in difficulties
difficulties

I have seen various difficulties. - Ben çeşitli zorluklar gördüm.

The young men said that they would do it despite all of the difficulties. - Genç adamlar tüm zorluklara rağmen bunu yapacaklarını söylediler.

zorluk
hardship

But for your help I could not have got over the hardship. - Yardımın olmasaydı, zorlukla baş edemezdim.

Many great men went through hardship during their youth. - Birçok büyük insan gençliklerinde zorluklardan geçmişlerdir.

zor
difficult

It is difficult to translate a poem into another language. - Bir şiiri başka bir dile çevirmek zordur.

He can't cope with difficult situations. - Zor durumlarla başa çıkamıyor.

zor
tough

They made equally tough demands. - Onlar aynı derecede zor taleplerde bulundular.

My immediate boss is tough to please. - Şimdiki patronumu memnun etmek zordur.

zor
troublesome
zorluk
difficulty

I had great difficulty in finding my ticket at the station. - İstasyonda biletimi bulurken büyük zorluk yaşadım.

I passed the examination with difficulty. - Ben sınavı zorlukla geçtim.

zor
hard

The old man was hard of hearing. - Yaşlı adam duymakta zorlanıyor.

English is pretty hard, isn't it? - İngilizce çok zor, değil mi?

zorluklar atlatmak
go through the wringer
zor
{s} arduous

She went through a long and arduous vocational course. - O uzun ve zorlu bir meslek kursundan geçti.

zorluk
adversity

Tom's courage in dealing with adversity is an inspiration to those around him. - Tom'un zorlukla mücadeledeki cesareti, çevresindeki kişilere bir ilhamdır.

zor
crucial
zor
uneasy; causing difficulty
zorluk
{i} fix
zor
knotty
zor
{i} force

In the end, the Germans were forced to withdraw. - Sonunda, Almanlar geri çekilmeye zorlandı.

Don't force the child to eat. - Çocuğu yemesi için zorlama.

zor
tight

Tom found himself in a tight spot. - Tom, kendini zor bir durumda buldu.

We'll just have to sit tight. - Sadece kalkmadan oturmak zorunda olacağız.

zorluk
complexity
zorluk
complication
zor
strength

A great warrior radiates strength. He doesn't have to fight to the death. - Büyük bir savaşçı güç yayar. O ölümüne savaşmak zorunda değildir.

Tom must conserve his strength. - Tom gücünü korumak zorundadır.

zor
hardly

I could hardly keep from laughing. - Gülmemek için kendimi zor tuttum.

I could hardly make out what she said. - Söylediği şeyi zorla anlayabildim.

zor
prickly
zor
awkward

It's awkward for me to go to them without an invitation. - Onlara davetiyesiz gitmek benim için zordur.

zor
trying

I have to keep trying. - Denemeye devam etmek zorundayım.

I had a hard time trying to persuade him to cancel the trip. - Onun yolculuğu iptal etmesini ikna etmeye çalışarak zor bir zaman geçirdim.

zor
severe

In any case, she'll have to be severely punished. - Her halükarda, ağır biçimde cezalandırılmak zorunda kalacak.

Such a thing is considered theft and it has to be punished severely. - Böyle bir şey hırsızlık olarak kabul edilir ve ciddi bir şekilde cezalandırılmak zorundadır.

zor
complicated

Finding love in the Internet age is complicated. - İnternet çağında aşk bulmak zordur.

It's a complicated story. - Bu anlaşılması zor bir hikaye.

zor
stringent
zor
{i} might

Try as you might, but you cannot force a belief onto someone else, much less your own self. - Ne kadar uğraşırsan uğraş, bırak başkasını, kendini bile bir şeye zorla inandıramazsın.

It might be a pain in the neck to do this, but we have to do it. - Bunu yapmak can sıkıcı olabilir fakat onu yapmak zorundayız.

zor
(Kanun) virtue
zor
problematic
zor
barely

I barely passed the exam. - Ben zar zor sınavı geçtim.

Tom always speaks in such a low voice that I can barely understand what he says. - Tom her zaman öyle kısık sesle konuşur ki ne söylediğini ben zar zor anlayabiliyorum.

zor
uneasy
zorluk
knot
zorluk
bother
zorluk
trouble

I've been having trouble breathing. - Nefes almada zorluk çekiyorum.

Tom had trouble making friends. - Tom arkadaş edinmede zorluk çekiyordu.

zorluk
hard
zorluk
uneasiness
zorluk
centrically
zorluk
labor
zorluk
drawback
zor
sticky

She helped me in a very sticky situation. - Çok zor bir durumda bana yardım etti.

zor
trick

That is a very important objective and it will be quite tricky to achieve. - Bu çok önemli bir hedef ve ulaşmak oldukça zor olacak.

Operation of this computer is tricky. - Bu bilgisayarın çalıştırılması zordur.

zor
thorny
zor
compulsion
zor
strain

Take care not to strain your eyes. - Gözlerini zorlamamaya dikkat et.

Tom's patience is being strained. - Tom'un sabrı zorlanıyor.

zor
dys-
zor
straitened
zor
subtle
zor
ticklish
zor
uphill

After an uphill struggle against great odds they finally got the company on its feet again. - Büyük anlaşmazlıklara karşı zorlu bir mücadeleden sonra, onlar nihayet şirketi tekrar kendi ayakları üzerinde durdurdular.

zor
constraint
zorluk
austerity
zorluk
difficultness
zorluk
rigour
zorluk
{i} inconvenience
zorluk
necessity
zor
toughest

Sami Bakir is one of the toughest prosecutors in New York state. - Sami Bekir, New York eyaletindeki en zorlu savcılardan biridir.

Tom has the toughest job here. - Tom burada en zorlu işe sahip.

zor
tougher
zor
tricky

Operation of this computer is tricky. - Bu bilgisayarın çalıştırılması zordur.

That is a very important objective and it will be quite tricky to achieve. - Bu çok önemli bir hedef ve ulaşmak oldukça zor olacak.

zor
a tough
başlangıçta yaşanan zorluklar
teething troubles
zor
dys
zor
{s} exacting
zor
{s} mean

This has got to mean something. - Bu manidar olmak zorunda.

I reported to him by means of an SMS that he had to stop his work as soon as possible. - En kısa sürede işi durdurmak zorunda olduğunu bir SMS aracılığıyla bildirdim.

zor
inconvenient

He has to go to the bathroom right when the food's being served. He's always doing things at such inconvenient times. - O, yemek sunulduğunda doğru tuvalete gitmek zorunda. O hep böyle uygunsuz zamanlarda bir şeyler yapıyor.

zor
difficult, hard
zor
cruel

Why do you always have to be so cruel? - Neden her zaman bu kadar gaddar olmak zorundasın?

zor
baffling
zor
{f} slog
zor
barely, just. Z
zor
formidable

Tom would be a formidable opponent. - Tom zorlu bir rakip olacaktır.

zor
hairy
zor
bodily ailment or disorder: Zekâvet'in aklından zoru var galiba. It looks like Zekâvet's touched in the head. Hilmi'nin midesinden zoru var. Hilmi's got a stomach complaint
zor
physical violence or the threat of physical violence, force: Zoru görünce direnmekten vazgeçti. When threatened with force he stopped holding out. Beni zor kullanmaya mecbur etme! Don't make me use force!
zor
trouble, difficulty, worry, problem: Hiçbir zoru yok. He's got nothing troubling him
zor
trickish
zor
with difficulty

I escaped from the sinking boat with difficulty. - Batan tekneden zorlukla kaçtım.

I passed the examination with difficulty. - Ben sınavı zorlukla geçtim.

zor
difficult, hard, troublesome, tough, stiff; difficulty; obligation, compulsion, constraint; force, strength; barely, hardly
zor
pressure, coercion (exerted upon a person's mind): Onları ancak zor kullanarak hizaya getirebilirsin. The only way you can get them to fall into line is to pressure them
zor
stiff
zor
main

Hard work is the main element of success. - Zor iş başarının ana unsurudur.

I didn't know I was going to have to introduce the main speaker. - Baş konuşmacıyı tanıtmak zorunda kalacağımı bilmiyordum.

zor
rough

I've had a rough day. - Zor bir gün geçirdim.

She had a rough childhood. - Zor bir çocukluğu vardı.

zor
compulsion, constraint, obligation, necessity: Bunu yapmak zorunda değilim. I'm not obliged to do this. Ne zorun vardı bunu yapmaya? What made you feel obliged to do this?
zor
imperative

It's imperative to go out. - Dışarı çıkmak zorunlu.

It's imperative that you follow the instructions carefully. - Dikkatli bir şekilde talimatları izlemek zorundasın.

zor
heavy

The box was so heavy that Tom had to help Mary carry it home. - Kutu o kadar ağırdı ki Tom Mary'nin onu eve götürmesine yardım etmek zorunda kaldı.

I had to take a taxi because the heavy rain caused all the trains to stop. - Yoğun yağış bütün trenlerin durmasına sebep olduğu için bir taksiye binmek zorunda kaldım.

zor
bated
zorluk
strain
zorluk
hardness
zorluk
{i} tightness
zorluk
{i} hassle
zorluk
asperity
zorluk
{i} gaff
zorluk
hobble
zorluk
grueling
zorluk
entanglement
zorluk
stumbling block
zorluk
arduousness
zorluk
rigor
zorluk
{i} rough
zorluk
rigour [Brit.]
zorluk
difficulty, hardship, arduousness, hassle
zorluk
job

Tom had difficulty convincing Mary to quit her job. - Tom, Mary'yi işinden ayrılmaya ikna etmekte zorluk yaşadı.

Tom had difficulty convincing Mary that she should quit her job. - Tom işini bırakması gerektiği konusunda Mary'yi ikna etmekte zorluk yaşadı.

zorluk
{i} gruelling
zorluk
{i} toughness
Турецкий язык - Турецкий язык
(Osmanlı Dönemi) TELATİL
Zor
teng
Zorluk
(Osmanlı Dönemi) ŞERZ
Zorluk
(Osmanlı Dönemi) NÜKR
zor
Güçlükle, zorla: "El ele vermiş polisler kaldırımlardan taşan halk kütlesini zor zapt ediyorlardı."- H. Taner
zor
Baskı
zor
Baskı: "Hocaların zoru ile çıkarılmış olan bu kanun yürümedi."- M. Ş. Esendal
zor
Yüküm, mecburiyet: "Artık kızının evinde kalışının zordan olduğunu biliyordu."- N. Cumalı
zor
Yapamazsın!
zor
Sıkıntı, güçlük, rahatsızlık: "Onun için hiçbir zorum, sıkıntım yokmuş gibi, ara sıra denize taşlarımı atmakta devam ederek hızlı hızlı yürüdüm."- R. N. Güntekin
zor
Güçlükle, zorla
zor
Sıkıntı, güçlük, rahatsızlık
zor
Sıkıntı veya güçlükle yapılan
zor
Sıkıntı veya güçlükle yapılan: "Sabır güzel, faydalı; fakat zor şeydir."- B. Felek
zor
Yüküm, mecburiyet
zorluk
Sıkıntı veya güçlükle yapılma durumu, zor olma, güçlük: "Seyfi, zorluk karşısında kalırsa, birini yakalayıp silah atmadan buraya dönecek."- S. Kocagöz
zorluk
Sıkıntı veya güçlükle yapılma durumu, zor olma, güçlük
zorluklar
Избранное