zorluğunu

listen to the pronunciation of zorluğunu
Турецкий язык - Английский Язык
inclines
zor
difficult

It is difficult to translate a poem into another language. - Bir şiiri başka bir dile çevirmek zordur.

He can't cope with difficult situations. - Zor durumlarla başa çıkamıyor.

zor
tough

My immediate boss is tough to please. - Şimdiki patronumu memnun etmek zordur.

Tom knew it was going to be tough to convince Mary that she was too old to drive. - Tom Mary'nin araba süremeyecek kadar yaşlı olduğuna ikna etmenin zor olacağını biliyordu.

zor
troublesome
zor
hard

The old man was hard of hearing. - Yaşlı adam duymakta zorlanıyor.

Understanding you is really very hard. - Seni anlamak gerçekten çok zor.

zor
{s} arduous

She went through a long and arduous vocational course. - O uzun ve zorlu bir meslek kursundan geçti.

zor
crucial
zor
uneasy; causing difficulty
zor
knotty
zor
tight

Tom found himself in a tight spot. - Tom, kendini zor bir durumda buldu.

I have to tighten these bolts. - Bu civatayı sıkmak zorundayım.

zor
{i} force

The army forced him to resign. - Ordu onu istifa etmeye zorladı.

The president was forced to return to Washington. - Başkan Washington'a dönmek zorunda kaldı.

zor
(Kanun) virtue
zor
prickly
zor
hardly

Tom could hardly breathe after the race. - Tom yarıştan sonra zor nefes alabiliyordu.

I could hardly keep from laughing. - Gülmemek için kendimi zor tuttum.

zor
awkward

It's awkward for me to go to them without an invitation. - Onlara davetiyesiz gitmek benim için zordur.

zor
trying

I think you're trying too hard. - Bence fazla zorluyorsun.

It was hard to figure out what Tom was trying to say. - Tom'un ne söylemeye çalıştığını anlamak zordu.

zor
severe

Such a thing is considered theft and it has to be punished severely. - Böyle bir şey hırsızlık olarak kabul edilir ve ciddi bir şekilde cezalandırılmak zorundadır.

In any case, she'll have to be severely punished. - Her halükarda, ağır biçimde cezalandırılmak zorunda kalacak.

zor
stringent
zor
{i} might

Try as you might, but you cannot force a belief onto someone else, much less your own self. - Ne kadar uğraşırsan uğraş, bırak başkasını, kendini bile bir şeye zorla inandıramazsın.

During hard times, people might not go on a trip, but they might be willing to pay extra for good coffee. - Zor zamanlarda, insanlar geziye gitmek istemeyebilir fakat iyi kahve için fazla ödemeye istekli olabilirler.

zor
problematic
zor
uneasy
zor
barely

Tom always speaks in such a low voice that I can barely understand what he says. - Tom her zaman öyle kısık sesle konuşur ki ne söylediğini ben zar zor anlayabiliyorum.

I barely missed being struck. - Çarpılmaktan zar zor kurtuldum.

zor
strength

A great warrior radiates strength. He doesn't have to fight to the death. - Büyük bir savaşçı güç yayar. O ölümüne savaşmak zorunda değildir.

Tom must conserve his strength. - Tom gücünü korumak zorundadır.

zor
complicated

It doesn't have to be that complicated. - Bu o kadar karmaşık olmak zorunda değil.

Finding love in the Internet age is complicated. - İnternet çağında aşk bulmak zordur.

zor
constraint
zor
uphill

After an uphill struggle against great odds they finally got the company on its feet again. - Büyük anlaşmazlıklara karşı zorlu bir mücadeleden sonra, onlar nihayet şirketi tekrar kendi ayakları üzerinde durdurdular.

zor
thorny
zor
compulsion
zor
straitened
zor
strain

There's a deep strain of anti-intellectualism in American history. - Amerikan tarihinde anti-entellektüelliğin derin bir zorlanması var.

Take care not to strain your eyes. - Gözlerini zorlamamaya dikkat et.

zor
subtle
zor
ticklish
zor
dys-
zor
trick

It's hard to teach an old dog new tricks. - Yaşlı bir köpeğe yeni hünerler öğretmek zor.

That is a very important objective and it will be quite tricky to achieve. - Bu çok önemli bir hedef ve ulaşmak oldukça zor olacak.

zor
sticky

She helped me in a very sticky situation. - Çok zor bir durumda bana yardım etti.

zor
tougher
zor
tricky

Operation of this computer is tricky. - Bu bilgisayarın çalıştırılması zordur.

That is a very important objective and it will be quite tricky to achieve. - Bu çok önemli bir hedef ve ulaşmak oldukça zor olacak.

zor
a tough
zor
toughest

Tom has the toughest job here. - Tom burada en zorlu işe sahip.

He looked the toughest of all the challengers. - Bütün rakiplerin en zorlusu görünüyordu.

zor
difficult, hard
zor
imperative

It is imperative for you to finish by Sunday. - Pazar gününe kadar bitirmen zorunlu.

It's imperative to go out. - Dışarı çıkmak zorunlu.

zor
{i} main

I didn't know I was going to have to introduce the main speaker. - Baş konuşmacıyı tanıtmak zorunda kalacağımı bilmiyordum.

It is hard to maintain one's reputation. - Birinin ününü sürdürmek zordur.

zor
{s} trickish
zor
with difficulty

I passed the examination with difficulty. - Ben sınavı zorlukla geçtim.

They answered my questions with difficulty. - Sorularımı zorlukla yanıtladılar.

zor
heavy

Why do children have to carry such a heavy bag? - Çocuklar neden bu kadar ağır bir çanta taşımak zorundalar?

I had to take a taxi because the heavy rain caused all the trains to stop. - Yoğun yağış bütün trenlerin durmasına sebep olduğu için bir taksiye binmek zorunda kaldım.

zor
difficult, hard, troublesome, tough, stiff; difficulty; obligation, compulsion, constraint; force, strength; barely, hardly
zor
pressure, coercion (exerted upon a person's mind): Onları ancak zor kullanarak hizaya getirebilirsin. The only way you can get them to fall into line is to pressure them
zor
{s} exacting
zor
stiff
zor
{s} mean

Does this mean that we have to file bankruptcy? - Bu iflasımızı sunmak zorunda olduğumuz anlamına mı geliyor?

If you don't know the meaning of the word, you have to look it up in the dictionary. - Sözcüğün anlamını bilmiyorsan sözlüğe bakmak zorundasın.

zor
rough

Tom had a rough time last year. - Tom geçen yıl zor günler geçirdi.

You'll have a rough time. - Zor bir zaman geçireceksin.

zor
compulsion, constraint, obligation, necessity: Bunu yapmak zorunda değilim. I'm not obliged to do this. Ne zorun vardı bunu yapmaya? What made you feel obliged to do this?
zor
{f} slog
zor
{s} cruel

Why do you always have to be so cruel? - Neden her zaman bu kadar gaddar olmak zorundasın?

zor
trouble, difficulty, worry, problem: Hiçbir zoru yok. He's got nothing troubling him
zor
bodily ailment or disorder: Zekâvet'in aklından zoru var galiba. It looks like Zekâvet's touched in the head. Hilmi'nin midesinden zoru var. Hilmi's got a stomach complaint
zor
{s} hairy
zor
{s} inconvenient

He has to go to the bathroom right when the food's being served. He's always doing things at such inconvenient times. - O, yemek sunulduğunda doğru tuvalete gitmek zorunda. O hep böyle uygunsuz zamanlarda bir şeyler yapıyor.

zor
baffling
zor
physical violence or the threat of physical violence, force: Zoru görünce direnmekten vazgeçti. When threatened with force he stopped holding out. Beni zor kullanmaya mecbur etme! Don't make me use force!
zor
{s} formidable

Tom would be a formidable opponent. - Tom zorlu bir rakip olacaktır.

zor
bated
zor
barely, just. Z
zor
dys
Турецкий язык - Турецкий язык

Определение zorluğunu в Турецкий язык Турецкий язык словарь

Zor
teng
zor
Yüküm, mecburiyet: "Artık kızının evinde kalışının zordan olduğunu biliyordu."- N. Cumalı
zor
Güçlükle, zorla: "El ele vermiş polisler kaldırımlardan taşan halk kütlesini zor zapt ediyorlardı."- H. Taner
zor
Sıkıntı veya güçlükle yapılan: "Sabır güzel, faydalı; fakat zor şeydir."- B. Felek
zor
Sıkıntı veya güçlükle yapılan
zor
Sıkıntı, güçlük, rahatsızlık
zor
Güçlükle, zorla
zor
Sıkıntı, güçlük, rahatsızlık: "Onun için hiçbir zorum, sıkıntım yokmuş gibi, ara sıra denize taşlarımı atmakta devam ederek hızlı hızlı yürüdüm."- R. N. Güntekin
zor
Yapamazsın!
zor
Yüküm, mecburiyet
zor
Baskı: "Hocaların zoru ile çıkarılmış olan bu kanun yürümedi."- M. Ş. Esendal
zor
Baskı
zorluğunu
Избранное