yerme

listen to the pronunciation of yerme
التركية - الإنجليزية
vilification
slander
burlesque
detraction
disparagement
obloquy
satire
vilify
yer
{i} location

I prefer a quieter, even boring, location for our next meeting. - Bir sonraki buluşmamız için daha sessiz, hatta sıkıcı bir yeri tercih ederim.

Every year I find myself at a different location. - Her yıl kendimi farklı bir yerde buluyorum.

yermek
{f} vilify
yer
place

I don't think television will take the place of books. - Televizyonun, kitapların yerini alacağını sanmıyorum.

Put yourself in my place. - Kendini benim yerime koy.

yer
floor

I spilled egg on the floor. - Yumurtayı yere döktüm.

The doll lay on the floor. - Bebek yerde yatıyordu.

yer
{i} ground

After the earthquake, people stared into the deep hole in the ground in surprise. - Depremin ardından, insanlar şaşkınlıkla yerdeki derin çukura baktılar.

In an earthquake, the ground can shake up and down, or back and forth. - Bir depremde, yer yukarı ve aşağı ya da geriye ve ileriye sallanabilir.

yer
spot

Tom got the key from its secret hiding spot and opened the door. - Tom gizli saklama yerinden anahtarı aldı ve kapıyı açtı.

You're parked in my spot. - Benim yerime park ettin.

yer
{i} terrain

Situated on hilly terrain, the cathedral can be seen from a long distance. - Tepelik arazide yer alan katedral uzun bir mesafeden görülebilir.

yer
{i} stand

Stand where you are or I'll kill you. - Olduğun yerde kal yoksa seni öldürürüm.

I can see the tower from where I stand. - Durduğum yerden kuleyi görebiliyorum.

yermek
criticize
yer
(Bilgisayar) to
yer
{i} quarter

I eat dinner at quarter past seven. - Yediyi çeyrek geçe akşam yemeğini yerim.

yer
{i} where

Stratford-on-Avon, where Shakespeare was born, is visited by many tourists every year. - Shakespeare'in doğduğu yer, Stratford-on-Avon, her yıl bir sürü turist tarafından ziyaret edilir.

Nagasaki, where I was born, is a beautiful port city. - Doğduğum yer olan Nagasaki, güzel bir liman kentidir.

yer
trace

This security system allows us to trace employees movements anywhere they go. - Bu güvenlik sistemi çalışanların hareketlerini gittikleri yerde izlemelerine izin verir.

The police looked everywhere and could find no trace of Tom. - Polis her yere baktı ve Tom'la ilgili hiçbir iz bulamadı.

yer
(Havacılık) spool
yer
point

I assume that at some point Tom will just give up. - Sanırım Tom bir yerde vazgeçecektir.

Tom pointed to where Mary was standing. - Tom Mary'nin durduğu yeri gösterdi.

yer
residence
yer
yard
yer
(Bilgisayar) in
yer
terrane
yer
(Askeri) catchall
yer
employment
yer
scar

This is a very scary place. - Bu çok korkutucu bir yer.

She's out there somewhere alone and scared. - O orada bir yerde yalnız ve korkmuş.

yer
mark

Markku joined the local football club. - Markku yerel futbol kulübüne katıldı.

Open-air markets sell food grown on local farms. - Açık hava pazarları yerel çiftliklerde yetiştirilen gıdaları satar.

yer
subterranean
yer
(Bilgisayar) topo
yer
{i} whereabouts

Dan lied about his whereabouts. - Dan bulunduğu yer hakkında yalan söyledi.

We couldn't find out her whereabouts. - Onun bulunduğu yeri bulamadık.

yer
venture
yer
feature
yer
duty

You must fulfill your duty. - Görevini yerine getirmelisin.

Come what may, we must do our duty. - Ne olursa olsun vazifemizi yerine getirmeliyiz.

yer
facility
yer
party

I'm really glad you decided to come to our party instead of staying at home. - Evde kalma yerine partimize gelmenize karar verdiğinize gerçekten memnun oldum.

The floor was strewn with party favors: torn noisemakers, crumpled party hats, and dirty Power Ranger plates. - Yer partiden kalanlar yüzünden dağınıktı: Yırtık gürültüyapıcılar, kırışık parti şapkaları, ve kirli Power Ranger tabakları.

yer
bin

I use a three-ring binder for all my subjects instead of a notebook for each one. - Her biri için bir dizüstü bilgisayar yerine bütün konularım için üç halkalı klasör kullanırım.

yer
housing
yer
swatch
yermek
evil
yermek
hack
yermek
burlesque
yermek
disparage
yermek
decry
yermek
lampoon

It's easy to lampoon their ideas now, but they seemed quite reasonable at the time. - Şu an onların fikirlerini yermek kolay, fakat onlar o zaman epey haklı göründü.

yermek
lash
yer
site

The investigators gathered evidence from the crash site. - Araştırmacılar kaza yerinden delil topladılar.

A visit to the city centre, listed as a UNESCO World Heritage Site, is a must. - Bir UNESCO Dünya Mirası Yeri olarak listelenen şehir merkezine bir ziyaret bir zorunluluktur.

yer
room

Is there any room to spare in your car? - Arabanızda ayıracak yer var mı?

There was room for one person in the car. - Arabada bir kişilik yer vardı.

yer
situs
yer
abode
yer
locality
yer
situation

If I were you, I would have done the same thing in such a difficult situation. - Yerinde olsam, böyle zor bir durumda aynı şeyi yaparım.

Why don't you actually consider your situation instead of just chancing it? - Sadece onu değiştirmek yerine, neden durumunu gerçekten düşünmüyorsun?

yer
earth

In an earthquake, the ground can shake up and down, or back and forth. - Bir depremde, yer yukarı ve aşağı ya da geriye ve ileriye sallanabilir.

The earth is where we all live. - Dünya hepimizin yaşadığı yerdir.

yer
seat

Tom got into the driver's seat and drove off. - Tom sürücünün yerine oturdu ve uzaklaştı.

I was ushered to my seat. - Beni yerime götürdüler.

yermek
satirize
yermek
denigrate
yer
the land
yer
placing
yer
place of
yer
{i} slot
Yer
(Tıp) locum
yer
lampoon

It's easy to lampoon their ideas now, but they seemed quite reasonable at the time. - Şu an onların fikirlerini yermek kolay, fakat onlar o zaman epey haklı göründü.

yer
{i} locale
yer
{i} standing

There was standing room only in the Regional Express to Nuremberg. - Sadece, Nürnberg Bölgesel Ekspres treninde ayakta duracak yer vardı.

We're out of chairs. Would you mind eating while standing up? - Sandalyemiz yok. Ayakta dururken yer misin?

yer
{i} glebe
yer
{i} space

Tom was angry at Mary because she parked in his space. - Tom Mary'ye onun yerine park ettiği için kızgındı.

In the U.S., there are more prisoners than there is jail space for them. So the prisons are overcrowded. - Amerika'da hapishanede mahkumlar için ayrılan yer mahkumlara yeterli değildir.Bu yüzden hapishaneler çok kalabalıktır.

yer
{i} station

Is her house anywhere near the station? - Onun evi istasyona yakın bir yerde mi?

The office where my father works is near the station. - Babamın çalıştığı yer istasyonun yakınındadır.

yer
{i} POST

You must put up with your new post for the present. I'll find you a better place one of these days. - Şu an için yeni görevinize katlanmalısın. Sana bugünlerden birinde daha iyi bir yer bulacağım.

In the post office, mail is classified according to the place where it is to go. - Postanede, posta gideceği yere göre sınıflandırılır.

yer
mother earth
yer
whither
yer
(Askeri) geolocation code file; standard specified geographic location file
yer
{i} ubiety
yer
{i} locus
yer
billet
yer
{i} stead

If you can't come, send someone in your stead. - Eğer gelemiyorsan senin yerine birini gönder.

The president did not come, but sent the vice-president in his stead. - Başkan gelmedi ama, yerine başkan yardımcısını gönderdi.

yer
{i} premises
yer
{i} footing
yer
whence
yer
terraneous
yer
{i} position

All the players were in position. - Bütün oyuncular yerlerindeydi.

With deep and reverent awe I replaced the candelabrum in its former position. - Derin ve saygılı huşuyla şamdanı önceki yerine koydum.

yer
importance, place of importance: Bu maddenin sanayideki yeri yadsınamaz. It can't be denied that this material is of importance for industry
yer
space, room: Otobüsün arka tarafında yer yok. There's no room in the back of the bus
yer
terrain, region, area
yer
area

Tom doesn't like people who smoke in no smoking areas. - Tom, sigara içilmesi yasak yerlerde sigara içen insanlardan hoşlanmaz.

I live in a remote area. - Uzak bir yerde yaşıyorum.

yer
platform
yer
place; location, spot, point; ground; floor; seat; space, room; situation, employment, duty; mark, scar, trace; earth
yer
floor: Bebek yerde emekliyor. The baby's crawling on the floor. Yerler halı kaplıydı. The floors were covered with rugs
yer
the earth, the ground: Yere düştü. He fell to the ground. Bütün parası yerde gömülü. All of his money is buried in the ground
yer
mark (left by something): yara yeri scar left by a wound
yer
place; spot; position; location: Kandilli fevkalade güzel bir yer. Kandilli is an extraordinarily beautiful place. Senin yerin burası. This is your place./This is where you're to be. Eğlence yeri değil burası; ciddi bir işyeri. This isn't a place you come to in order to amuse yourself; it's a place where business is transacted in a serious way. Yerimde olsaydın ne yapardın? If you'd been in my shoes what would you have done? Feramuz Paşa'nın tarihteki yeri pek önemli sayılamaz. Feramuz Pasha's place in history cannot be reckoned an important one. Bu evin yeri hoşuma gidiyor. I like this house's location. Ağrının yerini daha iyi tarif edemez misiniz? Can't you describe more clearly where the pain is?
yer
(a) seat; (a) room: Matine için iki yer ayırttım. I've reserved two seats for the matinée. Lokantada dört kişilik bir yer buldum. I found a table for four in the restaurant. Bu otelde boş yer yok. This hotel has no vacant rooms
yer
geo

Georgia is his native state. - Gürcistan onun yerli devletidir.

George III has been unfairly maligned by historians. - George III, tarihçiler tarafından haksız yere kötü muamele gördü.

yer
piece of land, piece of property: Kalamış'ta bir yer aldık. We bought a piece of property in Kalamış
yer
passage or part (of something written or spoken): Söylevimin bu yeri alkışlanmaya değer, değil mi? This part of my speech merits applause, doesn't it?
yer
place, position (of employment)
yer
ubiety; pew
yer
the earth, the planet earth
yermek
to disapprove; to condemn
yermek
revile
yermek
to run down, point out the faults of, criticize, speak ill of
yermek
revile against smth
yermek
slander
yermek
revile at smth
yermek
to satirize; to deride
yermek
to criticize, to disparage, to run down, to decry; to satirize
الإنجليزية - الإنجليزية

تعريف yerme في الإنجليزية الإنجليزية القاموس.

yer
yeah; yes
yer
you

'Still, yer got nice looks,' said Ella.

yer
your

'Make yer way down to the station,' he said.

yer
you're

Yer a lotta nosey parkers.

yer
Yer is used in written English to represent the word `you' when it is pronounced informally. I bloody told yer it would sell. your or you
yer
Ere; before
yer
pron. (Informal) your
yer
{e} ere; before (Archaic)
yer
Yer is used in written English to represent the word `your' when it is pronounced informally. Mister, can we 'elp to carry yer stuff in?
التركية - التركية
Yermek işi, zem
kov
Yer
yan
Yer
(Osmanlı Dönemi) HAYYİZ
Yer
(Osmanlı Dönemi) MEVKİ'
Yer
(Osmanlı Dönemi) RİMM
Yer
(Hukuk) MAHAL
Yer
nokta
yer
İz
yer
(Osmanlı Dönemi) mekân
yer
Herhangi bir şeye, bir işe ayrılmış bölüm veya alan. İz. Üzerine yapı kurulmaya elverişli arazi, arsa
yer
Bir olayın geçtiği veya geçeceği bölüm, alan, mahal
yer
Sinema ve tiyatroda veya taşıtlarda oturulacak koltuk, sandalye: "Ön tarafta bir yer bulup oturunca kurnazlığına pek sevindi."- H. Taner
yer
Otel, motel vb.nde kalınacak oda
yer
Bulunulan, yaşanılan, oturulan şehir, kasaba, mahalle
yer
Herhangi bir şeye, bir işe ayrılmış bölüm veya alan
yer
Ekime elverişli toprak parçası, arazi
yer
Görev, makam: "Askerden gelirse bakalım bir yere yerleştirebilecek miyiz?"- M. Ş. Esendal. Önem
yer
Bir şeyin, bir kimsenin kapladığı veya kaplayabileceği boşluk, mahal, mekân: "İzinsiz bir yere gitmek ne haddime?"- M. Ş. Esendal
yer
Gezinilen, ayakla basılan taban
yer
Yer yuvarı, yerküre, dünya
yer
Bulunulan, yaşanılan, oturulan şehir, kasaba, mahalle: "Anadolu'nun bazı yerlerinde eski bir kocakarı itikadı vardır."- R. N. Güntekin
yer
Bir şeyin, bir kimsenin kapladığı veya kaplayabileceği boşluk, mahal, mekân
yer
Durum, konum
yer
Ülke, bölge
yer
Üzerine yapı kurulmaya elverişli arazi, arsa
yer
Önem
yer
Durum, konum, vaziyet
yer
Durum, konum, vaziyet. Ülke, bölge
yer
Sinema ve tiyatroda veya taşıtlarda oturulacak koltuk, sandalye
yer
Gezinilen, ayakla basılan taban: "Ayıp bir şey gördü mü kulaklarına kadar kızarıyor, gözünü yerde bir noktaya dikip öylece kalakalıyordu."- H. Taner
yer
Görev, makam
yermek
Kötülüklerini söylemek, zemmetmek
yermek
Beğenmemek, hoşlanmamak, tiksinmek
yermek
Alaylı bir dille kusurlarını söylemek, kusurlarını ortaya koymak, hicvetmek: "Bir hikâyeciyi övebilmek için ötekilerini ulu orta yermeğe başladılar."- S. F. Abasıyanık
yermek
Alaylı bir dille kusurlarını söylemek, kusurlarını ortaya koymak, hicvetmek
yermek
Eleştirmek
yerme
المفضلات