vermek

listen to the pronunciation of vermek
التركية - الإنجليزية
give

I think that girl cut her hair to give herself a new look. - Ben, o kızın kendisine yeni bir görünüm vermek için saçını kestiğini düşünüyorum.

They wanted to give Koko a new pet. - Koko'ya yeni bir evcil hayvan vermek istediler.

issue
confer
dedicate
to give (something) to
bestow
hand over
impart to
present

Tom wanted to give a very special present to his girlfriend. - Tom kız arkadaşına çok özel bir hediye vermek istedi.

Tom has to give a presentation. - Tom bir sunum vermek zorunda.

fix up
inject
supply with
generate
confer upon
come at
surrender

Layla didn't want to surrender her virginity. - Leyla bekaretini vermek istemedi.

attribute
favour with
marry
provide
dispense
indue
bestow on
bestow upon
pay

Someday she'll have to pay for what she's done. - O, bir gün yaptığının hesabını vermek zorunda kalacak.

I don't want to pay through the nose for a hotel room. - Bir otel odasına dünya kadar para vermek istemiyorum.

hold out
favour
put up
emit
offer

I'm here to give you a special offer. - Size özel bir teklif vermek için buradayım.

We have three hours to decide whether we're going to accept their offer. - Onların teklifini kabul edip etmeyeceğimize karar vermek için üç saatimiz var.

serve

The recipe serves six people. - Yemek tarifi altı kişiye hizmet vermektedir.

This serves to show how honest she is. - Bu onun ne kadar dürüst olduğunu göstermek için hizmet vermektedir.

lodge
expend
bend
entrust
submit
confer on
give something away
transmit
mete out
impart

He wants to impart his wisdom to you. - O, bilgeliğini sana vermek istiyor.

sell
pony up
award
(Dilbilim) give out
resign to
endue
supply
bring forth
accord
give in

In most cases we had to give in to their demands. - Çoğu zaman onların istediklerini vermek zorunda kaldık.

contribute

Tom asked me if I would be willing to contribute some money. - Tom bana biraz para vermek için istekli olup olmayacağımı sordu.

to give birth to
(sipariş) place
(patent) charter
bring in
to give (oneself) over to (doing something deleterious)
(ilan) insert
(örnek) adduce
to lean (something) against (something)
hand in
endow
to give (a daughter) in marriage (to)
allow

Tom stepped aside to allow Mary to pass. - Tom Mary'nin geçmesine izin vermek için kenara çekildi.

You have to allow for the boy's age. - Çocuğun yaşı nedeniyle izin vermek zorundasın.

to abandon (oneself) to, give (oneself) over to (a pursuit)
donate

Instead of giving each other Christmas presents this year, we donated the amount we would have spent on presents to a charity. - Bu yıl birbirimize Noel armağanları vermek yerine hediyeler için harcayacağımız miktarı hayır kurumuna bağışladık.

to hand (something) to
furnish
to bequeath or leave (something) to
hand out
dert vermek
bother
değer vermek
value
sipariş vermek
place an order
yeniden güven vermek
reassure
öğüt vermek
advise
haber vermek
let know
teklif vermek
offer

I'm here to give you a special offer. - Size özel bir teklif vermek için buradayım.

ara vermek
have a break
bilgi vermek
inform

Television is a very important medium for giving information. - Televizyon bilgi vermek için çok önemli bir araçtır.

cesaret vermek
encourage
cevap vermek
answer

Tom didn't want to answer the question. - Tom soruya cevap vermek istemedi.

You don't have to answer quickly. - Çabucak cevap vermek zorunda değilsin.

izin vermek
allow

You have to allow for the boy's age. - Çocuğun yaşı nedeniyle izin vermek zorundasın.

Tom stepped aside to allow Mary to pass. - Tom Mary'nin geçmesine izin vermek için kenara çekildi.

oy vermek
vote

Tom is old enough to vote. - Tom oy vermek için yeterince yaşlıdır.

It is their right to vote. - Oy vermek onların hakkı.

selam vermek
salute
söz vermek
promise

They had to promise to obey the laws of Mexico. - Meksika yasalarına uymak için söz vermek zorunda kaldılar.

You have to promise not to tell anyone. - Kimseye söylemeyeceğine söz vermek zorundasın

avans vermek
advance
ders vermek
teach

I want to teach today. - Bugün ders vermek istiyorum.

Tom wanted to teach Mary a lesson. - Tom Mary'ye bir ders vermek istedi.

konferans vermek
lecture
mola vermek
stop over
ruhsat vermek
warrant
sert cevap vermek
retort
son vermek
end

Sami wanted to end his life. - Sami kendi hayatına son vermek istedi.

Scientists are working hard to put an end to AIDS. - Bilim adamları AIDS'e son vermek için harıl harıl çalışıyorlar.

yetki vermek
authorise
önem vermek
care
şekil vermek
give shape
ödünç vermek
lend

Tom was kind enough to lend me the money I needed. - Tom ihtiyacım olan parayı bana ödünç vermek için yeterince nazikti.

It is stupid of you to lend him your money. - Paranı ona ödünç vermek senin aptallığın.

haber vermek
inform
sipariş vermek
order

Waiter, I'd like to order. - Garson, sipariş vermek istiyorum.

Would you like to order? - Sipariş vermek ister misiniz?

önem vermek
attach importance to
ara vermek
pause
selam vermek
greet
son vermek
terminate
ders vermek
give a lesson
izin vermek
warrant
oy vermek
ballot

Today we went to the ballot box to vote for the European Parliament. - Bugün Avrupa Parlamentosu ile ilgili oy vermek için seçim sandığına gittik.

yetki vermek
warrant
şekil vermek
mould
haber vermek
report
izin vermek
permit
yetki vermek
authorize
sipariş vermek
give an order
son vermek
cease
şekil vermek
shape
son vermek
put an end

Scientists are working hard to put an end to AIDS. - Bilim adamları AIDS'e son vermek için harıl harıl çalışıyorlar.

I want to put an end to the quarrel. - Ben tartışmaya bir son vermek istiyorum.

izin vermek
let

I had to let Tom win. - Tom'un kazanmasına izin vermek zorunda kaldım.

Tom didn't intend to let Mary kiss him. - Tom Mary'nin onu öpmesine izin vermek niyetinde değildi.

şekil vermek
mold
haber vermek
tell
vermek (ceza)
impose on
vermek (hüküm)
deliver
vermek (meyve)
bear
vermek (meyve/sebze)
produce
vermek örnek
adduce
vermek (sorumluluk/yetki)
invest with
velveleye vermek
to rock the boat
veresiye vermek
trust
vekalet vermek
(Kanun) extend
vekalet vermek
Give the procuration
vergi vermek
Pay tax
veda öpücüğü vermek
kiss smb. goodbye
vekaletname vermek
(Kanun) give the procuration
vekaletname vermek
entrust the procuration
vekâlet vermek
to give the procuration
vekâlet vermek
to give (someone) the power to act in one's stead
velveleye vermek
to set (a place) in an uproar, cause pandemonium to break loose in (a place)
veresiye vermek
(Ticaret) give on credit
veresiye vermek
sell on credit
vesayetini vermek
to give sb custody of
imkan vermek
(Hukuk) enable
değer vermek
treasure
vermek
employ

The company employs 22 full-time staff. - Şirket tam gün çalışan 22 personele iş vermektedir.

zarar vermek
impair
değer vermek
cherish

You must cherish your freedoms. - Özgürlüklerine değer vermek zorundasın.

acı vermek
afflict
cevap vermek
respond

It's easy to respond to that question. - O soruya cevap vermek kolaydır.

The president was nice enough to respond to my letter. - Başkan benim mektubuma cevap vermek için yeterince kibardı.

keyif vermek
please
kulak vermek
hear
hizmet vermek
serve

This serves to show how honest she is. - Bu onun ne kadar dürüst olduğunu göstermek için hizmet vermektedir.

The recipe serves six people. - Yemek tarifi altı kişiye hizmet vermektedir.

izin vermek
consent
para cezası vermek
fine
ceza vermek
sentence
cevap vermek
reply

Being too nervous to reply, he stared at the floor. - O, cevap vermek için çok fazla sinirli olduğu için yere baktı.

You don't have to reply today. - Bugün cevap vermek zorunda değilsin.

gözdağı vermek
threaten
karşılık vermek
respond

Don't bother to respond. - Karşılık vermek için rahatsız olma.

patlak vermek
erupt
özel ders vermek
tutor
karar vermek
make a decision

Tom has to make a decision soon. - Tom yakında bir karar vermek zorunda.

We don't have enough information yet to make a decision. - Bir karar vermek için henüz yeterli bilgimiz yok.

güç vermek
sustain
hüküm vermek
sentence
imkân vermek
allow
olanak vermek
allow
ilan vermek
advertise

I don't have enough money to advertise. - İlan vermek için yeterli param yok.

kabak tadı vermek
bore
ara vermek
suspend
değer vermek
dignify
ele vermek
betray
güvence vermek
reassure
imkan vermek
permit
kulak vermek
listen carefully
salık vermek
recommend
söz vermek
make a commitment
sıkıntı vermek
annoy
talimat vermek
instruct
vaaz vermek
preach

To preach is easier than to practice. - Vaaz vermek uygulamaktan daha kolaydır.

yön vermek
to give (someone) some guidance; to give a direction to, direction (an effort/undertaking)
zarar vermek
to damage, to harm, to injure, to impair
ödünç vermek
to lend
ara vermek
interrupt

I didn't want to interrupt the discussion. - Görüşmeye ara vermek istemedim.

el vermek
serve
haber vermek
advise
biçim vermek
forge
can vermek
perish
kulak vermek
hark
toprağa vermek
bury
yol vermek
yield
akıl vermek
advise
aynen karşılık vermek
retort
değer vermek
appreciate
zarar vermek
do harm
bilgi vermek
state
destek vermek
identify
acı vermek
harrow
akşam yemeği vermek
dine
ara vermek
space
ağzına vermek
give smb. head
başbaşa vermek
confabulate
bilgi vermek
acquaint
bilgi vermek
charge
cesaret vermek
sustain
ceza vermek
punish
değer vermek
prize
değer vermek
to esteem, appreciate
dikkatini vermek
concentrate
enerji vermek
energize
esin vermek
reveal
eski görevine vermek
reinstate
fazla değer vermek
over estimate
haber vermek
apprise
haber vermek
acquaint
haber vermek
herald
haber vermek
1. to tell, let (someone) know, inform. 2. to indicate that ..., show that ..., be a sign that
hakkını vermek
to give sb his due
hayat vermek
vitalize
hesap vermek
account for
hesap vermek
explain
hüküm vermek
judge
ifade vermek
testify

Sami was there to testify against Layla. - Sami, Leyla'ya karşı ifade vermek için oradaydı.

Layla entered the courtroom to testify. - Leyla ifade vermek için mahkeme salonuna girdi.

imkan vermek
make it possible
isim vermek
dub
izin vermek
enable
işaret vermek
cue
الإنجليزية - الإنجليزية
التركية - التركية
Eğlenceli toplantı düzenlemek, konuk çağırıp ağırlamak
Yaymak. Ürün üretmek: "Dal budak saldı, yemiş vermeye başladı."- R. E. Ünaydın
Yaymak
Ürün üretmek
Hepsini herhangi bir duruma sokmak
Düzenlemek, konuk çağırıp ağırlamak
Düşünce veya bilgi anlatan şeyleri başkalarına iletmek, bildirmek: "Geçenlerde bir derginin, eski ünlüler ne yapıyor? adlı bir röportajına verdiği cevapları okudum."- H. Taner
Ondan bilmek, atfetmek: "Bilgin'in bu çekingen tavırlarını kusurlu ve zayıf oluşuna verdi..."- F. R. Atay
Başkalarına iletmek, bildirmek
Topluluk önünde sanatını göstermek, icra etmek
Biriyle evlendirmek
Ayırmak, harcamak
Sahip olmasını sağlamak
Biriyle evlendirmek: "Uzun Osman, Zeynep'le Süleyman'a, ikisini birbirine vereceğini söylediği zaman şaşmadılar."- H. E. Adıvar. Ödemek: "Haydi ... arabaya atlayın
Herhangi bir şey ortaya çıkarmak, oluşturmak
Kazandırmak, katmak
Herhangi bir duruma yol açmak
Bırakmak veya bağışlamak: "Hırsımdan bazılarına bedava verdim, alın götürün, diye bağırdım."- H. C. Yalçın
Döndürmek, çevirmek, yöneltmek: "Arabanın burnunu, en tenha kahvelerden birinin önünde, rıhtıma verdiler."- A. İlhan
Bırakmak veya bağışlamak
Kök veya gövdelerin sonuna -ı (-i, -u, -ü) zarf-fiil eki ile eklendiğinde tezlik bildirir
Tespit etmek
Birisine eriştirmek, iletmek
Etki yapmak, biçimini değiştirmek
Ondan bilmek, atfetmek
Dayamak
Döndürmek, çevirmek, yöneltmek
Ödemek
Satmak
Herhangi bir duruma yol açmak: "Kendilerine iyi bir çalışma fırsatı verdim."- Y. K. Karaosmanoğlu
Herhangi bir şey ortaya çıkarmak, oluşturmak: "Kendisi de muhakkak artistlerden, güzel eser veren, güzel konuşan, hayalleri işlek adamlardan hoşlanıyor."- R. H. Karay
Bir şey üzerinde etki yapmak, biçimini değiştirmek
Dilek bildiren birleşik fiiller yapar
Üzerinde, elinde veya yakınında olan bir şeyi birisine eriştirmek, iletmek: "Okumadığım zaman tavukların bahçesindeyim, yemlerini ben veririm."- Ö. Seyfettin
uçlanmak
etmek
(Osmanlı Dönemi) İTYAN
görmek
(Osmanlı Dönemi) MUATAT
toslamak
toka etmek
sundurmak
VER
(Osmanlı Dönemi) f. "Sahib, mâlik; anlamlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dâniş-ver $ : Âlim. Suhan-ver $ : Edip, şâir
VER
(Osmanlı Dönemi) (-) f. "Sahib, mâlik; anlamlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dâniş-ver Âlim. Suhan-ver Edip, şâir
Verme
(Osmanlı Dönemi) TAATTUF
verme
Vermek işi
الإنجليزية - التركية

تعريف vermek في الإنجليزية التركية القاموس.

ver
(Bilgisayar) sürüm

Bu kitabın hem sert hem de yumuşak kapak sürümleri mevcuttur. - The book is available in both hard and soft-cover versions.

Ben az önce bu MP3 çaların en son sürümünü satın aldım. - I just bought the latest version of this MP3 player.

uyarı vermek
issue a warning
vermek
المفضلات