süre

listen to the pronunciation of süre
التركية - الإنجليزية
period

Many have suffered oppression and misery for a long period of time under the rule of colonialism. - Birçoğu sömürgeciliğin egemenliği altında uzun bir süre baskı ve sefaletten çekmiştir.

I will stay here for a short period. - Burada kısa bir süre için kalacağım.

time

If I'm away from home for a period of time, I will stop mail delivery. - Eğer bir süre evden uzak olursam, posta servisini bırakacağım.

The room has been empty for a long time. - Oda uzun süredir boş.

span

She has a short attention span. - Onun kısa bir dikkat süresi var.

Tom has a short attention span. - Tom'un kısa bir dikkat süresi var.

duration
timetable
(Bilgisayar) progress

Tom has made steady progress. - Tom sürekli ilerleme kaydetti.

due

Her deathly paleness is due to long illness. - Uzun süredir hasta olduğundan rengi bembeyaz olmuş.

Great successes are due to constant efforts. - Büyük başarılar sürekli çabalar nedeniyledir.

interval
(Bilgisayar) dur

The software company collapsed during the recession. - Yazılım şirketi ekonomik durgunluk sürecinde büyük başarısızlığa uğradı.

They went skiing during their date. - Onlar buluşmaları süresince kayak yapmaya gittiler.

headway
(Bilgisayar) time period
grace
life

While there is life, there is hope. - Yaşam olduğu sürece umut da olacaktır.

She soon adjusted to his way of life. - Kısa sürede yaşam tarzına alıştı.

limitation
(Ticaret) time limit
period of time

I looked after him for a period of time. - Ben bir süre için onun bakımını üstlendim.

If I'm away from home for a period of time, I will stop mail delivery. - Eğer bir süre evden uzak olursam, posta servisini bırakacağım.

distance

Keep distance from trucks and other vehicles when driving. - Araba sürerken kamyonlardan ve diğer araçlardan uzak durun.

gange
gamut
(Latin) dies
bout

A bout lasts about five minutes. - Bir nöbet yaklaşık beş dakika sürer.

(Hukuk) term, time
run

He can run a hundred meters in less than ten seconds. - O, on saniyeden daha az bir süre içinde yüz metre koşabilir.

He did his best but soon saw that he could not compete with such a fast runner. - O elinden geleni yaptı ama kısa sürede böyle bir hızlı atlet ile rekabet edemeyeceğini gördü.

space

Dr. Valeri Polyakov, a Russian cosmonaut, was in space from January 8, 1994 to March 1995. He holds the record for the longest continuous stay in space. - Dr. Valeri 8 ocak 1994 ten Mart 1995 e kadar uzayda kalan bir Rus kozmonottur. Uzayda en uzun süre kalma rekorunu elinde bulunduruyor.

Air atoms and molecules are constantly escaping to space from the exosphere. - Hava atomları ve molekülleri sürekli egzosferden uzaya kaçmaktadır.

continuance
(film) screen time
stretch
term

I suppose it's different when you think about it over the long term. - Sanırım onun hakkında uzun süre düşündüğünde o farklıdır.

I have been on friendly terms with him for more than twenty years. - Onunla yirmi yıldan daha fazla süredir samimiyim.

(tanınan) notice
period, duration, space
respite
length

The length of our stay there will be one week. - Bizim orada kalma süremiz bir hafta olacak.

while

While there is life, there is hope. - Yaşam olduğu sürece umut da olacaktır.

I want to leave these packages for a while. - Bu paketleri kısa bir süreliğine bırakmak istiyorum.

(Bilgisayar) for

If I'm away from home for a period of time, I will stop mail delivery. - Eğer bir süre evden uzak olursam, posta servisini bırakacağım.

I want to leave these packages for a while. - Bu paketleri kısa bir süreliğine bırakmak istiyorum.

meantime

In the meantime you can just put on a sweater if you're cold. - Bu süre zarfında eğer üşüyorsan sadece bir kazak giy.

spell

The natives were tormented by a long spell of dry weather. - Yerlilere uzun süre kurak havayla işkence yapıldı.

duration length
season

My season ticket expires on March 31. - Benim sezon biletimin süresi 31 Martta doluyor.

for the duration
while for
length of time
süre aşımları
(Bilgisayar) timeouts
süre aşımı
prescription
süre bitimi
(Bilgisayar) expires on
süre bitimi
(Bilgisayar) expires
süre bitimi
(Bilgisayar) expire
süre bitti
time is up
süre değişmezi
(Aydınlatma) time constant
süre dilimleme
(Bilgisayar,Teknik) time slicing
süre doldu
(Bilgisayar) time expired
süre sonu
(Bilgisayar) expiration date
süre sonu
deadline
süre sonu
(Bilgisayar) after
süre sonu
(Bilgisayar) expiry time
süre sonu
(Bilgisayar) expires
süre sonu
due date
süre sınırı
time limit
süre tanımak
(Dilbilim) allow for
süre testi
(Aydınlatma) life test
süre uzatımı
time extension
süre ölçer
chronometer
süre sonu
expiration
süre gelmek
time to come
süre (ms)
(Bilgisayar) duration (ms)
süre aralığı
period
süre belirleme
set period
süre bitti
time's up
süre boşluğu
(Ticaret) duration gap
süre dağılımı
(Bilgisayar) time summary
süre doldu
time's up
süre dolmak
(time) run out
süre dolmak
(time) be up
süre geçti
time's over
süre seç
(Bilgisayar) select time
süre sonu
expiry
süre sonu yok
(Bilgisayar) no due date
süre sınırını değiştirmek
(Hukuk) to alter the time limit
süre tanımadan
without notice
süre tanımak
respite
süre tayin edilmesi
(Hukuk) fix a time limit (to)
süre tutma
timing
süre tutmak
time
süre ve milaj
time and mileage
süre verme
assigning a period
süre vermeden işten atma
summary dismissal
süre vermek
give extra time
süre vermek
give time
süre ölçen
sports timer, timekeeper
süre ölçümleriyle ilgili mekanik dalı
chronometry
süre ölçümü
sports timekeeping
bir süre
for a while

He stood there for a while. - O, bir süre orada durdu.

I want to leave these packages for a while. - Bu paketleri kısa bir süreliğine bırakmak istiyorum.

aralıksız süre
stretch
bir süre
awhile, for a time
bir süre
awhile

I'll bet Madonna doesn't return to her career for awhile. - Madonna'nın kariyerine bir süre için geri dönmeyeceğine bahse girerim.

We're going to have good weather for awhile. - Bir süreliğine daha havalar güzel olacak.

bir süre sonra
in time
değer süre
(Muzik) value
aylak süre
(Bilgisayar) idle time
belirsiz süre için depolama
(Askeri) dead storage
bir süre
for a time

He lived here for a time. - O, bir süre burada yaşadı.

He was happy for a time. - O, bir süre mutluydu.

bir süre önce
a while ago
bitmek (süre)
run out
boş süre
(Bilgisayar) idle time
bu süre içinde
in the meantime
durgun süre
(Biyokimya) latent period
ek süre
additional time
geçen süre
(Bilgisayar) elapsed
geçen süre
time elapsed
geçen süre
(Bilgisayar) time taken
geçici süre
temporarily
harcanan süre
the time spent
hükümsüz süre
(Askeri) inoperative time
kadar süre
by
kalan süre
due in
kalan süre
(Televizyon) elapsed time
kalan süre
(Bilgisayar) time remaining
kısa süre
(Sigorta) short period
kısa süre önce
recently
ne kadar süre
how long

How long does the airport bus take to the airport? - Havaalanı otobüsünün havaalanına götürmesi ne kadar sürer?

How long have you been in this town? - Ne kadar süredir bu kasabadasın?

otuz ikilik süre
(Muzik) a thirtysecond
standart süre
standard time
toplam süre
total time
uzun bir süre
quite a while
uzun bir süre
(deyim) a month of sundays
uzun süre
a long time

NB: This was drawn a long time ago so the quality is low. - NB:Çok uzun süre önce çizildi bu yüzden kalite kötüdür.

It will take a long time to suppress the revolt. - Ayaklanmayı bastırmak uzun sürecek.

uzun süre
long period of time
çok uzun süre
aeon
ölçünlü süre
standard time
belirtilen süre içerisinde
within the specified period of time
belirtilen süre içerisinde
within the time specified amount of time
belli bir süre için, geçici olarak
For a time, temporarily
kisa bir süre
soon
kısa bir süre önce
A short while ago
kısa süre sonra
Shortly after
alıcıya tanınan süre
option
arızalı süre
(Elektrik, Elektronik) down time
ayrılan süre
allocated time
bakanlarca milletvekili sorularına ayrılan süre
question time
belirli süre
time limit
belirtilen süre içinde
within the preseribte time
belli bir süre
for a length of time
beş yıllık süre
lustral
bildirim süre sonu
(Bilgisayar) expirations ack
bir nefeslik süre
breathing
bir süre için
for a while

I think we're safe for a while. - Bence bir süre için güvenliyiz.

I might be gone for a while. - Bir süre için gitmiş olabilirim.

bir süre için kalma
sojourn
bir süre için kurtulmak
stave off
bir süre için ölüm
suspended animation
bir süre içinde
for a space
bir süre kalmak
sojourn
birim süre
unit of time
bit süre aşımları
(Bilgisayar) bit timeouts
dünya savaşları arasındaki süre
the interwar period
ek süre
extratime
evrak imha süre listesi
(Askeri) disposal schedule for record
hazır süre
available time
isabetten bir süre sonra patlayan bomba
delayed action bomb
itibaren üç aylık bir süre içinde
(Hukuk) within three months of the date of
kanuni süre
Grace
kanuni süre
(Kanun) prescribed term
kanuni süre
(Ticaret) legal period
kanuni süre
(Kanun) legal day
kazanılan süre
time gained
kendine ayrılan süre
leisure time
krizler arasındaki süre
(Tıp) interictal
kısa bir süre için
for the time
kısa süre
streak
kısa süre
spell
kısa süre
short time

He built up a good business in a short time. - Kısa sürede iyi bir iş kurdu.

I believe she'll arrive in a short time. - Ben onun kısa sürede ulaşacağına inanıyorum.

kısa süre
short notice

I appreciate your coming on such short notice. - Bu kadar kısa sürede gelmeni takdir ediyorum.

I appreciate you seeing me on such short notice. - Bu kadar kısa sürede beni gördüğün için seni takdir ediyorum.

kısa süre
piece
kısa süre
span
kısa süre
snatch
kışdönümündeki on dört günlük durgun havalı süre
halcyon days
minimum süre
duration minimum
minimum süre
(Askeri) minimum duration
minimum süre (uyku vb)
duration minimum
munzam süre
(Kanun) collateral limitation
normal süre
(Spor) regulation time
on yıllık süre
decennium
periyodik süre
periodic time
sınırlı süre
limited duration
tanınan süre içinde
(Hukuk) within the prescribed time
tüp ne kadar süre dayanır
How long will the tank last
usulü süre
(Hukuk) (usulü süre bitimi) procedural deadline
uzun süre
long

They have lived here for a long time. - Onlar uzun süredir burada yaşıyor.

The room has been empty for a long time. - Oda uzun süredir boş.

uzun süre
heaps of time
uzun süre
long term

I suppose it's different when you think about it over the long term. - Sanırım onun hakkında uzun süre düşündüğünde o farklıdır.

uzun süre
ages

An old friend of mine dropped in on me for the first time in ages. - Eski arkadaşlarımdan biri uzun süredir ilk defa beni ziyaret etti.

I haven't seen you for ages. - Uzun süredir seni görmedim.

uzun süre
long time

They have lived here for a long time. - Onlar uzun süredir burada yaşıyor.

It will take a long time to suppress the revolt. - Ayaklanmayı bastırmak uzun sürecek.

uzun süre
donkey's years

I haven't seen you in donkey's years! - Uzun süredir seni görmedim!

uzun süre beklemek
have a long wait
uzun süre iktidarda kalmak
have one's inning
uzun süre iktidarda kalmak
have one's innings
uzun süre reddedilen
(Hukuk) long-contested
uzun süre önce
long ago

Tom should've done that long ago. - Tom bunu uzun süre önce yapmalıydı.

I saw that film long ago. - Uzun süre önce o filmi izledim.

verilen süre
(Politika, Siyaset) prescribed time
yasal süre
(Ticaret) legal term
yasal süre
(Kanun) legal period
yasal süre
(Kanun) statutory period
yaşanabileceği umut edilen süre
expectation of life
yedi yıllık bir süre
a span of seven years
yeterli süre
(Hukuk) sufficient time
yineleme/süre
(Bilgisayar) reps/duration
örnek süre
(Bilgisayar) sample period
üç aylık süre
trimester
التركية - التركية
Gelin giysizi yapılan bir çeşit kumaş
Bir olayın başı ile sonu arasında geçen zaman parçası, zaman aralığı, zaman bölümü, müddet: "Hükümdar gibi davrandığınız sürece hükümdar sayılırsınız."- T. Oflazoğlu
Bir olayın başı ile sonu arasında geçen zaman parçası, zaman aralığı, zaman bölümü, müddet
müddet
süre aşımı
Bir işin üzerinden belirli bir zaman geçerek, onun geçersiz kalması, zaman aşımı, müruruzaman
süre sonu
Vade sonu
süre ölçümü
Yarışlarda ve eğitimde harcanan süreyi ölçme
Süre gelen
(Hukuk) PERMENANT
süre
المفضلات