hoşa

listen to the pronunciation of hoşa
التركية - الإنجليزية
agreeable
hoşa giden
likable
hoş
handsome
hoş
fine

Tom said that's fine with him. - Tom onun için hava hoş olduğunu söyledi.

If you don't want to have any more contact with Tom, that's fine with me. - Tom'la daha fazla kontak kurmak istemiyorsan, benim için hava hoş.

hoş
nice

I saw a red car and a white one. The red one was nicer looking than the white one. - Bir kırmızı araba ve bir beyaz olanı gördüm.Kırmızı olan beyaz olandan daha hoş görünüyordu.

If I had enough money, I would buy that nice car. - Yeterli param olsa,o hoş arabayı alırım.

hoş
pleasant

What a pleasant surprise to see you here! - Seni burada görmek ne hoş sürpriz!

Meeting my old friend was very pleasant. - Eski arkadaşımla buluşmak çok hoştu.

hoş
pretty

Excited girls look pretty sometimes. - Heyecanlı kızlar hoş görünebilir.

She's as pretty as her sister. - O, kız kardeşi kadar hoştur.

hoşa giden
pleasurable
hoşa gitme
pleasantness
hoşa gitmek
agreeable to
hoşa giden
palatable
hoşa giden
likeable
hoşa gitme
(Hukuk) desirability
hoşa gitmek
to be pleasing, please
hoşa gitmek
to be liked
hoşa gitmeme
undesirability
hoşa gitmeyen
displeasing
hoşa gitmeyen
unlikable
hoşa gitmeyen
unlikeable
hoşa gitmeyen
undesirable
hoşa gitmeyen
offending
hoşa gitmeyen iltifat
backhanded compliment
hoş
beautiful

Tom likes only beautiful girls. - Tom sadece güzel kızlardan hoşlanıyor.

He likes the most beautiful flower. - O en güzel çiçekten hoşlanır.

hoş
delectable
hoş
prettily
hoş
{s} enjoyable

He thanked his host for a most enjoyable party. - O, en hoş bir parti için, ev sahibine teşekkür etti.

hoş
{s} nifty
hoş
slick
hoş
cheerful
hoş
nevertheless
hoş
nicely
hoş
however

Tom doesn't like Mary. However, she doesn't particularly care whether he likes her or not. - Tom Mary'den hoşlanmıyor. Ama onun ondan hoşlanıp hoşlanmadığı özellikle onun umurunda değil.

Tom wanted to give Mary a goodbye kiss. However, she backed away. - Tom Mary'ye bir hoşça kal öpücüğü vermek istedi ama Mary geri çekildi.

hoş
soft
hoş
appealing
hoş
yet

I'm not satisfied yet. - Henüz hoşnut değilim.

I don't know Tom well enough to dislike him yet. - Ondan hoşlanmamak için Tom'u henüz yeterince iyi tanımıyorum

hoş
civilized
hoş
rosy
hoş
dilly
hoş
inviting
hoş
still

I still like to write in Esperanto. - Hala Esperanto dilinde yazmaktan hoşlanıyorum.

Do you still hate Esperanto? - Hala Esperanto dilinden hoşlanmıyor musunuz?

hoş
likable

I think I'm a likable guy. - Hoş bir adam olduğumu düşünüyorum.

hoş
cute

Even without makeup, she's very cute. - Makyajsızken bile çok hoş.

You're pretty cute too. - Sen de oldukça hoşsun.

hoş
sweet

Alice is wearing a sweet-smelling perfume. - Alice hoş kokulu bir parfüm kullanıyor.

He likes anything sweet. - O, tatlı olan herhangi bir şeyden hoşlanır.

hoş
stunning
hoş
charming
hoş
nicety
hoş
debonair
hoş
prepossessing
hoş
delightful

It is delightful to be praised by an expert in the field. - Alandaki bir uzman tarafından takdir edilmek hoş.

Orange blossoms have a relaxing effect and a delightful scent. - Portakal çiçekleri rahatlatıcı bir etki ve hoş bir kokuya sahiptir.

hoş
agreeable

The secretary gave me an agreeable smile. - Sekreter bana hoş bir gülümseme verdi.

I'm feeling very agreeable. - Ben çok hoş hissediyorum.

hoş
mellow
hoş
attractive
hoş
musical
hoş
fair

I'm fairly certain that Tom won't like that. - Tom'un ondan hoşlanmayacağından oldukça eminim.

She likes fairy tales. - O, peri masallarından hoşlanır.

hoş
decent

He is a very decent fellow. - O, çok hoşgörülü bir adamdır.

Behave decently, as if you're a well-cultured man. - Eğer kültürlü bir adamsan, hoşgörüyle davran.

hoş
comely
hoş
graceful
hoş
grand

Tom enjoys watching baseball games on TV with his grandfather. - Tom dedesiyle TV'de beyzbol maçları izlemekten hoşlanır.

My grandmother used to tell me pleasant fairy tales. - Büyükannem bana hoş peri masalları anlatırdı.

hoş
amusing
hoş
gorgeous
hoş
palatable
hoş
winsome
hoş
refreshing
hoş
desirable
hoş
piquant
hoş
savoury
hoş
gracious
hoş
genial
hoş
sugary
hoş
melodic
hoş
dolce
hoş
dulcet
hoş
lovely

I had a lovely night. - Hoş bir gece geçirdim.

America is a lovely place to be, if you are here to earn money. - Eğer para kazanmak için buradaysan, Amerika bulunmak için hoş bir yer.

hoş
pleasing to
hoş
likeable
hoş
{s} smooth
hoş
nicer

Visiting people is nicer than being visited. - İnsanları ziyaret etmek ziyaret edilmekten daha hoştur.

Giving gifts is always nicer than receiving them. - Hediyeler vermek, onları almaktan her zaman daha hoştur.

hoş
fragrant
hoş
quaint, charmingly unconventional
hoş
{s} well

I don't know Tom well enough to dislike him yet. - Ondan hoşlanmamak için Tom'u henüz yeterince iyi tanımıyorum

Food you eat that you don't like will not be digested well. - Hoşlanmadan yediğiniz yiyecekler iyi sindirilmeyecektir.

hoş
pleasant, nice, agreeable, pleasing, genial
hoş
affable
hoş
congenial
hoş
anyway, anyhow: Hoş, bunu biliyordum. I knew this anyway
hoş
pretty, lovely, pleasant, charming, nice, cute, genial, appealing, delightful, pleasing, agreeable; enjoyable, pleasurable; nicely; still, however, yet, nevertheless, even, well
hoş
even if: Hoş, param da olsa almazdım. Even if I had the money I wouldn't buy it
hoş
(used with bir) strange, odd, peculiar: O şarkıyı duyunca Durmuş'un yüzü bir hoş oldu. When he heard that song Durmuş got an odd look on his face. Midem bir hoş. My stomach feels funny. Avni'nin söylediklerine hiç aldırma; kafası bir hoştur. Don't pay any attention to what Avni says; he's touched in the head
hoş
{s} kind

Tom doesn't like it when this kind of stuff happens. - Bu tür şey olduğunda, Tom bundan hoşlanmıyor.

Mary is the kind of woman I like. - Mary hoşlandığım kadın türüdür.

hoş
canny
hoş
sweetly
hoş
charmins
hoş
mellifluous
hoş
sightly
hoş
debonaire
hoş
{s} delicious

We thoroughly enjoyed the delicious meal. - Biz lezzetli yemekten epeyce hoşlandık.

hoş
{s} jolly
hoş
bonney
hoş
{s} smart

She's smarter than Mary, but she's not as pretty as Mary. - Mary'den daha akıllı ama Mary kadar hoş değil.

hoş
clean cut
hoş
elegant

How about spending an elegant and blissful time at a beauty salon? - Bir güzellik salonunda hoş ve mutlu bir zaman geçirmeye ne dersin?

hoş
{s} suave
hoş
{s} kindly

I don't take kindly to pushiness or impatience. - Aceleciliği ve sabırsızlığı hoş karşılamam.

hoş
jocose
hoş
spicy

Tom doesn't enjoy eating spicy food. - Tom baharatlı yemek yemekten hoşlanmıyor.

hoş
toothsome
hoş
subtile
hoş
gemütlich
hoş
{s} pleasing

The music of Mozart is always pleasing to me. - Mozart'ın müziği her zaman hoşuma gidiyor.

Is it pleasing to you? - Bu senin için hoş mu?

hoş
{s} pleasurable
hoş
catchy
hoş
bonny
hoş
{s} sapid
hoş
{s} winning
hoş
{s} lovable
hoş
{s} subtle

Her exotic perfume has a subtle scent. - Onun egzotik parfümünün hoş bir kokusu var.

hoş
{s} tuneful
التركية - التركية
(Osmanlı Dönemi) f. Ne güzel, ne iyi, ne hoş
HOŞ
(Osmanlı Dönemi) Tatlı
HOŞ
(Osmanlı Dönemi) f. İyi, güzel
HOŞ
(Osmanlı Dönemi) Tuhaf, garip
hoş
Bununla birlikte
hoş
Beğenilen, duyguları okşayan bir biçimde
hoş
Beğenilen, duyguları okşayan, zevk veren
hoş
Bununla birlikte: "Hoş, benim de evlenmeye pek niyetim yok ya."- H. E. Adıvar
hoşa
المفضلات