beklenmeyen

listen to the pronunciation of beklenmeyen
التركية - الإنجليزية
unforeseeable
improbable
unprovided for
unapt
unexpected

For Tom, getting fired was an unexpected shock. - Tom için, kovulmak beklenmeyen bir şoktu.

The unexpected windfall has put my brother and his wife on easy street. - Beklenmeyen bir para erkek kardeşimin ve karısının maddi durumunu düzeltti.

unanticipated
beklenmeyen dosya biçimi
(Bilgisayar) unexpected file format
beklenmeyen hal
(Kanun) frustration
beklenmeyen hal
(Hukuk) imprecision
beklenmeyen kayıp
(Ticaret) unexpected loss
beklenmeyen durma
(Bilgisayar,Teknik) unexpected halt
beklenmeyen durum
unexpected situation
beklenmeyen enflasyon
(Ticaret) unanticipated inflation
beklenmeyen harp
(Askeri) unpremeditated war
beklenmeyen hata
(Bilgisayar,Teknik) graunch
beklenmeyen kar
(Ticaret) unexpected profit
beklenmeyen kar
(Ticaret) windfall profit
beklenmeyen kimlik
(Bilgisayar) unexpected id
beklenmeyen lütuf
godsend
beklenmeyen misafir
unexpected visitor
beklenmeyen nesne
unexpected object
beklenmeyen terslik
(Kanun) contretemps
bekle
expect

You can't expect me to always think of everything! - Her zaman her şeyi düşünmemi bekleyemezsin.

Did that hotel meet your expectations? - Otel beklentilerini karşıladı mı?

bekle
hold on

Hold on a minute, please. - Bir dakika bekle,lütfen.

Please hold on a moment. - Lütfen biraz bekleyin.

bekle
hang on

Hang on a minute. I'll call Jimmy. - Bir dakika bekle. Jimmy'yi arayacağım.

Hang on till I get to you. - Seni alana kadar bekle.

bekle
wait

I'll wait here until she comes. - O gelene kadar burada bekleyeceğim.

Please wait half an hour. - Lütfen yarım saat bekle.

bekle
held on
bekle
{f} expected

Students are expected to stay away from dubious places. - Öğrencilerin şüpheli yerlerden uzak kalması bekleniyor.

The garden was larger than I had expected. - Bahçe beklediğimden daha büyüktü.

bekle
(Bilgisayar) pause

Tom put the key in the lock and paused a moment before he turned it. - Tom anahtarı kilide taktı ve onu çevirmeden önce bir süre bekledi.

Tom hit the pause button. - Tom bekletme butonuna bastı.

bekle
hold your horses
bekle
(Bilgisayar) waitfor
bekle
(Konuşma Dili) not so fast
bekle
{f} waiting

Waiting for a bus, I met my friend. - Bir otobüs beklerken, arkadaşımla buluştum.

There were five patients in the waiting room. - Bekleme salonunda beş hasta vardı.

bekle
await

Tom is in jail, awaiting trial. - Tom duruşmayı beklerken hapistedir.

Awaiting your quick response . . . - Hızlı yanıtın bekleniyor.

bekle
bide

We need to bide our time. - Zamanımızı beklemeliyiz.

We just need to bide our time. - Sadece uygun zamanı beklemeliyiz.

bekle
watch to
bekle
watch for
bekle
wait for

Please wait for me at the station. - Lütfen beni istasyonda bekleyin.

Please wait for thirty minutes. - Lütfen yarım saat bekle.

bekle
bode
bekle
{f} bided
bekle
{f} biding
bekle
{f} awaited

Maria awaited him, but he did not come. - Maria onu bekledi ama o gelmedi.

bekle
look forward

We always look forward to Tom's annual visit. - Tom'un yıllık ziyaretini her zaman sabırsızlıkla bekleriz.

I'll look forward to it. - Onu sabırsızlıkla bekleyeceğim.

bekle
hold#on
bekle
look#forward